Bir zamanlar insanın değeri, konuştuğu sözden önce susuşunun ağırlığıyla ölçülürdü. Tecrübe, yaş, irfan ve hikmet; toplumun görünmeyen sütunlarıydı. Bugün ise başka bir çağın içindeyiz: Gürültünün hikmetten, hızın tefekkürden, gençliğin ise olgunluktan daha çok alkışlandığı bir çağ… Ne yazık ki bu çağın en acı gerçeklerinden biri şudur: Zaman, çoğu yerde cahillerin zamanı hâline gelmiştir. Bilgiyi değil kanaati, derinliği değil sloganı, tecrübeyi değil gösterişi yücelten bir zihniyet hayatın her alanına yayılmış durumda. Bu yüzden nice mahir ustalar, nice vakur büyükler, nice ilim ve irfan sahipleri; genç ve tecrübesiz gürültünün içinde eriyip gidiyor.
Siyaset sahnesine bakınız. Dün bir devlet adamının yetişmesi için yıllarca devlet terbiyesi, diplomasi, etik ve tarih şuuru gerekiyordu. Bugün ise birkaç keskin cümle, birkaç sosyal medya videosu ve bolca öfke, insanı bir anda “kanaat önderi” yapabiliyor. Tecrübeli insanların uyarıları “eski kafalılık” diye küçümsenirken; siyasetin dili gitgide kabalaşıyor, iftira dolu ve sığlaşıyor. Oysa devlet aklı, sabır, hikmet ve istişare ister. Fakat bağıranın dinlendiği, bilenden çok bilenmiş olanın alkışlandığı bir çağda hikmetin sesi çoğu zaman kalabalığın uğultusunda kayboluyor.
Akademi de bu rüzgârdan nasibini almış durumda. Bir zamanlar ilim meclislerinde konuşmadan önce uzun süre dinlemek, okumak, izlemek ve susmak gerekirdi. Bugün ise henüz metinle yüzleşmeden yorum yapan, birkaç kavram ezberleyip kendini mütefekkir sanan cahil bir entelektüel acelecilik yayılıyor. Ustaların kapısında yıllarca diz çökmek yerine, birkaç bildiri, buluntu ve makale ile “otorite” olma hevesi… Hâlbuki ilim, sabır ve makuliyet isteyen bir yolculuktur. Bir âlimin yetişmesi, bir ağacın büyümesi gibidir; kökleri derine gitmeden gövdesi yükselmez. Bir de akademisyen gerçeği cesurane zikrederken yalan, iftira ve ithamdan uzak durur.
Aile hayatında da benzer bir kırılma yaşanıyor. Dün evlerde büyüklerin sözü, yalnızca bir emir değil aynı zamanda bir hayat tecrübesinin özeti olarak görülürdü. Bugün ise “Ben bilirim” diyen bir gençlik, yılların tecrübesini çoğu zaman küçümseyebiliyor. Anne babanın nasihati “baskı”, dedenin hatırası “nostalji” sayılıyor. Hâlbuki bir insanın yaşlıya kulak vermesi, aslında kendi geleceğine kulak vermesidir. Çünkü yaşlı dediğimiz şey, insanın yarınki hâlidir.
Meslek hayatına bakınız: Çıraklık kültürü neredeyse kayboldu. Eskiden bir meslek öğrenmek için usta gölgesinde yıllarca sabretmek gerekirdi. Bugün ise sabır yok, süreç yok; herkes doğrudan “usta” olmak istiyor. Bilgisiz cesaret, tecrübeli temkini küçümsüyor. Bu yüzden hatalar büyüyor, işler yüzeyselleşiyor, kalite düşüyor. Çünkü ustanın elini öpmeyi öğrenmeyen, bir gün kendi emeğine saygı duymayı da öğrenemez.
Medya ise bu çağın en gürültülü aynasıdır. En çok bağıran konuşmacı, en çok izlenen yorumcu oluyor. Bilgi değil sansasyon, düşünce değil tartışma, hakikat değil reyting değer görüyor. Bir mesele üzerine yıllarca çalışan bir ilim adamı, çoğu zaman birkaç slogan ustasının gölgesinde kalıyor. Böylece toplum, düşünerek değil bağırarak konuşmayı öğreniyor. Gürültü arttıkça hikmetin sesi daha da kısılıyor.
Oysa İslam geleneği bize bambaşka bir ölçü öğretmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir.” Bu söz, aslında bir medeniyet ölçüsüdür. Bir toplum büyüklerine kulak vermeyi bıraktığında yalnızca edebini değil, hafızasını da kaybeder. Hafızasını kaybeden toplum ise aynı hataları tekrar tekrar yaşamaya mahkûm olur.
Büyük İslam âlimlerinden İmam Gazali ilmin ilk şartını “nefsin aceleciliğini kırmak” olarak anlatır. Çünkü hakikat, sabırsız ruhlara görünmez. Bugün ise sabırsızlık bir erdem gibi pazarlanıyor. Hemen konuşmak, hemen hüküm vermek, hemen yargılamak… Hâlbuki hikmet, çoğu zaman susmayı bilenlerin kalbinde filizlenir.
Belki de çağımızın en büyük krizi cehaletin kendisi değil, cehaletin özgüvenidir. Bilmediğini bilen insan öğrenmeye açıktır; fakat bilmediğini bilmeyen insan, en tehlikeli karanlığı taşır. İşte bu yüzden bugün nice tecrübeli insan sessizliğe çekilirken, nice bilgisiz insan kürsülerde konuşuyor. Fakat tarih bize şunu öğretir: Gürültü geçicidir, hikmet kalıcıdır. Ve bir gün mutlaka hakikat tekrar konuşur; çünkü hakikat susabilir ama yok olmaz.