KUTSAL ANLATILAR ÇAĞINDA DOĞRUNUN YALNIZLIĞI

Kutsamak, insanın zihinsel konfor alanıdır; karmaşık olanı basite indirir, çelişkiyi ortadan kaldırır, sorgulamayı ise neredeyse bir suç haline getirir. Oysa hakikat, kutsanmaya değil, anlaşılmaya muhtaçtır. Bu topraklarda ise sağından soluna, muhafazakârından sekülerine kadar geniş bir toplumsal yelpazede, kişi ve olaylar bağlamından koparılarak “hikâyeleştirilmesi” gibi imal sürecinin ardından bu hikâyelerin adeta iman edercesine sahiplenilmesi, artık bir hastalıklı zihniyet meselesine dönüşmüştür. Sloganlar, düşüncenin yerini almış; duygular, delillerin önüne geçmiştir.

Yakın tarihimizin en çarpıcı örneklerinden biri 27 Mayıs ve 12 Eylül Darbe Girişimleri sonrasında oluşan anlatılardır. O günlerde yaşananlar ve lokal ve bireysel direnişlerin gerçekliği inkâr edilemez; ancak zamanla bu direnişlerin tek boyutlu, eleştiriden azade ve neredeyse mitolojik bir çerçeveye oturtulması, hakikatin üzerini örten bir kutsama perdesi oluşturmuştur. “Nasıl direndik” sorusu, “neden o noktaya gelindi” sorusunun önüne geçirilmiş; sorgulama, nankörlükle eş anlamlı kılınmıştır.

Benzer bir kutsama refleksi, Mustafa Kemal Atatürk etrafında da farklı bir biçimde tezahür etmiştir. Onun tarihsel rolü ve liderliği tartışmasız derecede önemlidir; ancak bu önem, onu eleştirilemez bir figüre dönüştürdüğünde, tarih bir bilimsel disiplin olmaktan çıkar, bir inanç alanına dönüşür. Oysa büyük liderler, büyüklüklerini sorgulanabilir olmalarından alır; kutsallık zırhı, onları anlamayı değil, yalnızca yüceltmeyi mümkün kılar.

Sağ-muhafazakâr çevrelerde “büyük dava adamı” retoriğiyle sunulan pek çok figür de benzer bir söylemsel inşanın ürünüdür. Herhangi bir lideri örnek olarak alın, aslında siyasi ve fikrî yönleriyle derin bir analiz gerektirirken, çoğu zaman sadece “dava” kavramının sembolüne indirgenirler. Böylece onların başarıları kadar hataları da görünmez hale gelir; çünkü kutsanan bir figür, eleştiriyle değil, ancak övgüyle beslenir.

Sol cenahta ise bu kutsama hali, çoğu zaman “direniş” ve “devrim” kavramları üzerinden yürütülür. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, tarihsel bağlamından koparılarak romantize edilir; bir dönemin ideolojik çatışmaları, bugünün duygusal sloganlarına indirgenir. Böylece gerçeklik, yerini bir tür nostaljik efsaneye bırakır; eleştirel analiz ise ihanet gibi algılanır.

Bu kutsama kültürünün en tehlikeli yanı, bireyin düşünme yetisini törpülemesidir. İnsan, kutsadığı şeyi sorgulayamaz; sorgulayamadığı şeyi ise anlayamaz. Anlayamadığı bir dünyada ise yalnızca tekrar eder: sloganları, klişeleri, ezberleri… Böyle bir zihinsel iklimde hakikat, gürültü arasında kaybolur; çünkü hakikat, çoğu zaman sessizdir ve sabır ister.

Oysa tarih, kutsanmak için değil, ibret almak için vardır. Her olay, her lider, her hareket; kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Bağlamından koparılan her anlatı, gerçeği çarpıtma ihtimali ile yüz yüze bırakır. Kutsama ise bu çarpıtmayı kalıcı hale getirir. Bu yüzden bir toplumu ileri götüren şey, kahramanlar üretmek değil; o kahramanları derin araştırmalar ve eleştirel bir cesaret ile doğru okumaktır.

Bugün geldiğimiz noktada, “nasıl koyduk”, “nasıl direndik”, “büyük lider”, “kutlu dava” gibi ifadeler, çoğu zaman birer düşünce değil, birer pazarlama aracına dönüşmüştür. Kitleler, bu söylemler üzerinden mobilize edilmekte; duygular, aklın önüne geçirilerek bir tür kolektif illüzyon üretilmektedir. Bu illüzyon, farklı kesimlerde farklı şekillerde tezahür etse de özü aynıdır: gerçeği basitleştirerek kutsallaştırmak ve buradan bir tür maddi itibar ve rant devşirmek yatmaktadır.

Hikmet ise tam tersini söyler: Kutsadığın şeyi değil, anladığın şeyi savun. Çünkü kutsama, çoğu zaman korkunun; anlama ise cesaretin ürünüdür. Bu ülkede gerçek bir zihinsel özgürlük isteniyorsa, önce bu kutsama refleksiyle yüzleşmek gerekir. Aksi halde, her nesil kendi mitlerini üretmeye devam edecek; hakikat ise her defasında biraz daha yalnız kalacaktır.

Ve belki de en acı gerçek şudur: Kutsadıklarımız büyüdükçe, biz küçülüyoruz.