KONFOR, ÇÜRÜME VE ÖLÜMÜN HAKİKATİ
Sıradan bir günün ortasında, çayını veya kahveni yudumlarken, telefon ekranında anlamsızca kaydırmalar yaparken ya da bir toplantıda, unvanda veya makamda kendini olduğundan büyük göstermeye çalışırken ansızın belirir ölüm. Ne bir takvim hatırlatır onu, ne de ajandanın arasına sıkışır. O, bütün planların üstüne yazılmış ilahi görünmez bir nottur. Ve ironik olan şudur: İnsan, hayatın en kesin bu gerçeğini en çok unutan varlıktır. Nitekim Kur’an’ın o sarsıcı hatırlatması kulaklarımızda çınlar: “Her nefis ölümü tadacaktır…” (Âl-i İmrân, 3/185). Ama insan, bu hakikati bilmesine rağmen, sanki hiç gelmeyecekmiş gibi doludizgin yaşamayı avarelce tercih edebiliyor.
Modern insan, konforun kadife yastıkları arasında ruhunu kaybetmiş gibidir. Klimanın derecesiyle ilgilendiği kadar kalbinin derecesiyle ilgilenmez. Duygularını optimize eder, ilişkilerini yönetir, hatta vicdanını bile zaman zaman askıya alır. Bu düzen içinde empati bir zayıflık, merhamet bir lüks, adalet ise çoğu zaman bir retorikten ibarettir. İnsan, artık sadece yaşayan değil; hesaplayan, ölçen, kıyaslayan bir inançsız makineye dönüşmüştür. Ve bu makine, bir gün ansızın durduğunda, ardında ne bıraktığını sorgulayacak zamanı bile bulamayacaktır.
Dedikodu, çekiştirme, hizip, grupçuluk, iftira, tefrika ve stratejik şeytani hamleler çağımızın en ucuz eğlencesidir. Başkalarının hayatlarını tüketerek kendi boşluğunu doldurmaya çalışan kalabalıklar, aslında kendi içlerindeki çürümenin farkında değildir. Bir başkasının hatası üzerinden kendine ahlaki bir üstünlük devşirenler, en büyük yanılgıyı burada yaşar. Çünkü ölüm geldiğinde, kimsenin kimin hakkında ne dediği değil; kimin ne olduğu ortaya çıkacaktır. Ve o zaman, sözlerin değil, suskunlukların hesabı ziyadesiyle ağır olacaktır.
Makam ve unvan, modern insanın yeni putudur. Koltuklar büyüdükçe insan küçülür; unvanlar çoğaldıkça şahsiyet silinir. Bir odaya girerken saygı bekleyenler, bir gün tabuta sığdırıldıklarında ne kadar yer kapladıklarını anlayacaklardır. Güç sarhoşluğu, en tehlikeli sarhoşluktur; çünkü ayıldığında artık çok geçtir. Ölüm, bütün unvanları söken, bütün rütbeleri eşitleyen en büyük hakikat devrimcisidir.
Servet ise ayrı bir yanılsamadır. Biriktirdikçe çoğaldığını sanırsın; oysa çoğalan sadece kaygındır. Daha fazla kazanmak için daha az yaşayan, daha çok sahip olmak için daha az hisseden bir insan tipi türemiştir. Paranın satın alabildiği her şey, maalesef! ölüm karşısında değersizleşir. En pahalı yatak bile son uykuyu erteleyemez. Ve insan, bir ömür boyu biriktirdiği şeylerin aslında kendisini tükettiğini çok geç fark eder. Bu yüzden sevgili Peygamber Efendimiz’in şu ikazı, çağlar üstü bir hakikat olarak karşımızda durur: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd 4).
Yalan, gıybet ve entrika modern dünyanın görünmez dili haline gelmiştir. Doğruyu söylemek cesaret isterken, yalan söylemek strateji olarak pazarlanır. İnsanlar artık hakikati değil, işe yarayanı savunur. Bu yüzden ilişkiler yüzeysel, dostluklar kırılgan, bağlılıklar ise geçicidir. Fakat ölüm, bütün maskeleri düşüren bir aynadır. Orada ne rol kalır, ne senaryo. Sadece çıplak gerçeklik vardır.
Eşitsizlik ve adaletsizlik ise bu düzenin en sessiz ama en derin yarasıdır. Birileri fazlasıyla yaşarken, birileri yaşamaya bile fırsat bulamaz. Bu uçurum, sadece ekonomik değil; ahlaki bir çöküştür. Kur’an’ın başka bir uyarısı da bu noktada derin bir yankı bulur: “O gün ne mal fayda verir ne de evlat; ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler müstesna.” (Şuarâ, 26/88-89). İnsan, başkasının acısına ne kadar uzaksa, kendi sonuna o kadar hazırlıksızdır. Çünkü merhamet, sadece başkası için değil; insanın kendisi için de bir kurtuluş kapısıdır.
Ve nihayet, ölüm… Herkesin sustuğu, her şeyin durduğu, bütün oyunların bittiği o an. Ne kadar meşguldün, ne kadar önemliydin, ne kadar kazandın hiçbiri sorulmaz. Sadece şuna bakılır: Gerçekten yaşadın mı? Yoksa sadece oyalanıp durdun mu? Modern hayatın en büyük trajedisi, insanın yaşamayı unutup meşgul olmayı hayat sanmasıdır. Oysa ölüm, en sade haliyle şunu fısıldar: “Zamanın vardı, ama sen kendine ayırmadın.”