SİYASETİN ÇÜRÜYEN HAFIZASI

Siyaset kurumu, genelde toplumun vicdanı olarak tahayyül edilir; bugünlere gelindiğinde ise çoğu yerde toplumun zaaflarının vitrinine dönüşmüş durumda. Eskiden bir kürsüye çıkanın omuzlarında milletin yükü olurdu, şimdi ise çoğu omuzda sadece kendi ve dar çevresinin kariyer hesapları taşınıyor. Siyasetin ruhu dediğimiz şey; adalet, nezaket, feraset ve toplumsal sorumluluk gibi görünmeyen ama hissedilen değerlerdi. Bugün o ruh, kalabalıkların gürültüsü içinde kaybolmuş, sloganların gölgesinde silinmiş ve çıkar hesaplarının arasında boğulmuş gibi görünüyor.

Siyasetin bir hizmet alanı olmaktan çıkıp bir sınıfsal statüye dönüşmesi, çürümenin en belirgin işaretlerinden biridir. Artık birçok kişi için partilerde görünmek, milletvekilliği ya da belediye başkanlığı halka hizmet etmenin değil; daha iyi bir hayat standardına ulaşmanın, ayrıcalıklı bir çevreye dahil olmanın ve ekonomik imkânları genişletmenin aracı haline gelmiştir. Bu zihniyet, siyaseti bir idealler mücadelesi olmaktan çıkarıp bir “kariyer planlaması”na indirger. Oysa idealin olmadığı yerde mücadele değil, sadece rekabet olur; rekabetin olduğu yerde ise çoğu zaman etik değil, kazanç belirleyici olur.

Anadolu taşrasında siyasetle kurulan ilişki ise ayrı bir trajediyi barındırır. Orada siyaset, çoğu zaman bir temsil değil, bir “yükselme hikâyesi” olarak görülür. Köyünden çıkıp bir makama ulaşan kişi, sadece kendini değil, ait olduğu çevreyi de temsil ettiğine inanır. Fakat bu temsil, çoğu zaman değerleri taşımak yerine, güç gösterisine dönüşür. Makamın ağırlığı altında ezilmek yerine, makamı bir güç aracına dönüştüren bu anlayış, taşranın safiyetini de beraberinde aşındırır.

Medyanın hafızasında sürekli kalma arzusu ise siyaseti bir tür sahne sanatına çevirmiştir. Artık mesele ne söylendiği değil ne kadar konuşulduğudur. Bir sözün değeri, doğruluğuyla değil, ne kadar paylaşıldığıyla ölçülür hale gelmiştir. Bu da siyaseti derinlikten uzaklaştırıp yüzeyselliğe mahkûm eder. Düşüncenin yerini imaj, hakikatin yerini algı alır. Böyle bir zeminde ise kalıcı olan doğrular değil, geçici olan dikkatlerdir.

Nezaketin dilde kaybolması, siyasetin ruhunda yaşanan çöküşün en açık göstergelerinden biridir. Sertlik, kabalık ve hatta hakaret, bir güç göstergesi gibi sunulurken; incelik, zarafet ve ölçü zayıflık olarak algılanmaya başlanmıştır. Oysa dil, bir insanın aynasıdır; siyasette kullanılan dil ise bir toplumun aynasıdır. Bu aynada sürekli çatlaklar oluşuyorsa, mesele sadece siyasetçilerin değil, toplumun da kendisiyle yüzleşmesi gereken bir sorundur.

Samimiyetin yerini hesapçılığın alması, siyaseti içten içe kemiren bir başka unsurdur. Artık birçok söylem, gerçekten inanıldığı için değil; oy getireceği düşünüldüğü için dile getirilmektedir. Bu durum, söz ile niyet arasındaki bağı her geçen gün daha da koparmaktadır. İnsanlar bir süre sonra söylenene değil, söylenmeyene dikkat etmeye başlar. Çünkü bilirler ki asıl gerçek, çoğu zaman cümlelerin arasında gizlidir.

Toplumsal ve gündelik yaşama dair düzen kavramının yok oluşu ise siyaseti bir tür kaos yönetimine dönüştürmüştür. Kuralların kişilere, ailelere, klanlara ve STK'lara göre esnediği, ilkelerin duruma göre değiştiği bir ortamda güven duygusu da doğal olarak zedelenir. Oysa siyaset, güven üzerine inşa edilmesi gereken bir yapıdır. Güvenin olmadığı yerde ise ne istikrar olur ne de sürdürülebilir bir gelecek.

İl veya ilçe temsilcisi, milletvekili ya da belediye başkanı olmak için her yolu mübah gören anlayış, aslında sadece bireysel bir ahlâk sorunu değildir; bu, toplumsal bir çürümenin yansımasıdır. Çünkü toplum, zamanla bu davranışları normalleştirir, kanıksar ve hatta ödüllendirir hale gelir. Böylece yanlış olan, sıradanlaşır; doğru olan ise istisna haline gelir. Bu noktada sorun artık kişilerden çıkar, bir zihniyet meselesine dönüşür.

Filozofik açıdan bakıldığında, bu durumun temelinde “amaç araçları meşrulaştırır” yanılgısı yatar. Oysa hakikatte, araçların niteliği, amacın değerini belirler. Kirli, gizemli ve değersiz yollarla elde edilen bir makam, ne kadar yüksek olursa olsun, üzerinde yükseldiği zeminin çürümüşlüğünü taşır. Bu da uzun vadede sadece bireyi değil, o bireyin etkilediği tüm toplumsal yapıyı zedeler.

Toplum, yönetenlerin aynasıdır; yönetenler ise toplumun izdüşümüdür. Eğer aynada çirkin bir görüntü varsa, sadece aynayı kırmak çözüm değildir. O görüntünün kaynağına inmek gerekir. Siyasetin bugünkü hali, aslında toplumun değerler sisteminde yaşanan erozyonun bir sonucudur. Bu nedenle çözüm de sadece siyasette değil, toplumun her katmanında aranmalıdır.

Sonuç olarak, siyasetin kaybolan ruhu sadece bir mesleğin değil, bir medeniyetin krizidir. Eğer siyaset yeniden bir erdem alanına dönüşmezse, toplum da giderek daha derin bir anlam boşluğuna sürüklenecektir. Çünkü siyaset, sadece yönetmek değil, aynı zamanda yön vermektir. Ve yönünü kaybeden bir toplum, eninde sonunda kendini de kaybeder.