ACININ SOFRAYA DÖNÜŞTÜĞÜ YER: MUŞ TAZİYE EVLERİ

Eskiden taziye evleri sessizliğin adresiydi. Şimdi ise neredeyse organizasyon alanına döndü Muş başta olmak üzere ülkenin birçok bölgesinde.

Acının konuştuğu yerde artık menü konuşuluyor.

Bir zamanlar cenaze çıkan eve bakılır, “orada acı var” denirdi. Günlerce televizyon izlenmez, evlerde yüksek sesle konuşmalar ve hatta radyo dahi dinlenilmezdi. Bu saygının ve acıyı paylaşmanın çok kıymetli dinamikleriydi.

Şimdi bazı insanlar taziye evinin daha kapısından girer girmez gözleriyle masa arıyor. Kimisi çayı soğuk buluyor, kimisi yemeği az bulup beğenmiyor, kimisi ise tabağa ikinciyi doldurmanın heyecanıyla (!) sanki düğün salonundaymış rahatlığında…

İnsan gerçekten hayret ediyor.

Ortada bir ölüm var, bir acı var, toprağa verilmiş bir insan var ama bazıları için mesele hala “pilav sıcak mı?”, “et yeterli mi?”, “tatlı neden yok?” seviyesinde.

Taziye evleri son yıllarda garip bir dönüşüm geçiriyor. Yasın olduğu yerde adeta sosyal ortam kuruluyor. Yas evini maddi anlamda şov evine çevirip tabiri caizse eşe dosta, konu komşuya hava atan, sınırsız harcama ile insanların ilgisini çekmeye ve haftalarca kendinden bahsedilmesini sağlamaya çalışan sonradan görme kompleksliler beliriyor, Kahkahalar yükseliyor, yüksek sesli sohbetler yapılıyor, belden aşağı konuşmalar yapılıyor, telefonlardan videolar izleniyor, uzun uzun siyaset tartışılıyor.Geriye bir tek eksik kalıyor; garsonun gelip sipariş alması…

İşin en acı tarafı ise cenaze sahiplerinin yaşadığı durum.

Daha gözyaşı kurumamış insanlar, acısını yaşamadan mutfak hesabı yapmak zorunda bırakılıyor. Kimin kaç kişilik yemek yiyeceğini düşünmekten, sağdan soldan gelecek kimseleri ayakta bırakmamaya çalışmaktan yas tutamaz hâle geliyorlar.

Oysa eskiden mahalle kültürü vardı.

Komşu gelir sessizce yemek bırakırdı. Akraba destek olurdu. Kimse cenaze sahibinden hizmet beklemezdi. Zaten bırakılan yemeğide cenaze sahipleri ve dışarıdan gelen yakınları yiyebilsinler diye inceden destek olunurdu. Zira acıdan ne yemek yiyecek halleri nede iştahları olurdu!

Şimdi ise bazı insanlar neredeyse “Bu evde ne menü çıkmış?” rahatlığında taziye ziyaretine gidiyor.

Acıyı paylaşmaya değil, sofraya ortak olmaya gelenler çoğaldı.

Kimse kusura bakmasın ama bu kültür bizim kültürümüz değil. Bu; dayanışmanın değil, gösterişin büyüttüğü çirkin bir alışkanlıktır.

Üstelik bu durum sadece ekonomik yük oluşturmuyor. Manevi tarafı da kemiriyor. Çünkü cenaze evinde en çok bulunması gereken şey dua, sabır ve edeptir. Fakat artık bazı taziye ortamlarında bunların yerini gürültü, israf ve anlamsız kalabalık alıyor.

Daha kötüsü ne biliyor musunuz? Birçok din adamı ve alim tüm bu olan bitenlere kayıtsız. Adeta görmüyorlar, duymuyorlar, lal olMUŞ vaziyetteler.

Dini kurumlar ise sıradan bir kınama ile geçiştirmekteler konuyu.

Artık bu yanlış öyle normalleşmeye başladı ki eleştiren insanlar garipseniyor. “Ne var canım, gelen misafire yemek veriliyor işte” deniliyor.

İyi de mesele yemek değil zaten. Mesele; acının misafir edilmesi gerekirken adeta insanların ağırlanma yarışına dönüştürülmesi.

Bugün birçok aile sırf “el alem ne der?” baskısıyla borca giriyor. Acısının üstüne masraf yükleniyor. Kaybettiği canından çok insanların fütursuzca konuşmamalarını dert ediyor!

İnsanlar yakınını toprağa verirken aynı anda onlarca kişiye hizmet yetiştirmeye çalışıyor.

Bunun adı gelenek değil. Bunun adı vicdansızlığa alışmaktır.

Bir toplumun çöküşü bazen büyük olaylarla olmaz. Küçük ayıpların normalleşmesiyle başlar.

Ve galiba artık bazı taziye evlerinde kaybedilen sadece insanlar değil… Utanma duygusu da yavaş yavaş toprağa veriliyor.