Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi üzerine kuruldu. Bu cümle Anıtkabir’in duvarlarına da kazındı. Fakat Türkiye’nin demokrasi tarihinde bu ilke uzun yıllar boyunca askeri vesayetin gölgesinde kaldı. Sandık milletindi; nihai söz ise çoğu zaman seçilmişlerin değil, atanmışların elindeydi.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkenin bağımsızlığının ve güvenliğinin en önemli teminatıdır. Bu gerçek tartışılmaz. Tartışılması gereken, askeri bürokrasinin siyaset üzerindeki vesayetçi etkisidir.
27 Mayıs 1960’ta başlayan darbe geleneği, 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat süreciyle devam etti. Her seferinde seçilmiş hükümetler ya tasfiye edildi ya da baskıyla dizginlendi. Millet iradesi, “devlet aklı” adı altında sınırlandı.
Bu mücadelenin ilk büyük simgesi Adnan Menderes’tir. 1950’de sandıktan çıkan Demokrat Parti iktidarı, çok partili hayatın gerçek anlamda başladığı dönemdi. Menderes sivil siyasetin ağırlığını artırmaya çalıştı. Ancak 27 Mayıs 1960 darbesiyle hükümet devrildi, Menderes ve arkadaşları idam edildi. Bu, yalnızca bir iktidar değişikliği değil; milletin sandıkta ortaya koyduğu iradeye karşı yapılan açık bir müdahaleydi. Cunta, “devleti kurtarma” söylemiyle seçilmiş iradeyi ortadan kaldırdı.
Yıllar sonra aynı hattın devamı Turgut Özal’da görüldü. 12 Eylül darbesinin ardından 1983’te iktidara gelen Özal, ekonomik liberalleşmeyle birlikte sivil otoritenin alanını genişletmeye çalıştı. Askeri vesayetin sınırlarını zorladı. Fakat o dönemde de askeri bürokrasinin ağırlığı tamamen kaldırılamadı. Özal’ın mücadelesi, vesayetin kırılmasında önemli bir ara durak oldu; sistemin kökten dönüşümü için yeterli olmadı.
Asıl kırılma 2002’de yaşandı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti’nin iktidara gelişi, yalnızca bir seçim zaferi değil; devlet ile siyaset arasındaki güç dengesinin yeniden tanımlanmasıydı. Erdoğan, Menderes’in ve Özal’ın yarım bıraktığı mücadeleyi daha ileri bir noktaya taşıdı. Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı değiştirildi, askeri yargı kaldırıldı, demokratik denetim mekanizmaları güçlendirildi. Anayasal ve yasal reformlarla sivil otorite, devlet yönetiminde tartışmasız belirleyici konuma geldi.
Bu sürecin en kritik eşiği 15 Temmuz 2016’ydı. O gece hedef alınan yalnızca bir hükümet değil, doğrudan milletin sandıkta tecelli eden iradesiydi. Darbe girişiminin millet tarafından püskürtülmesi ve sonrasındaki yeniden yapılanma, sivil otoritenin hakimiyetini pekiştirdi. Birçok gözlemci, bu süreci askeri vesayet döneminin fiilen sona erdiği an olarak değerlendirdi.
Bugün Türkiye’de devlet yönetiminin temel belirleyicisi sandıktır. Demokrasi hala geliştirilmesi gereken bir süreçtir; fakat seçilmiş iradenin, atanmış kurumlar karşısındaki konumu geçmişle kıyaslanamayacak kadar güçlenmiştir.
Tarih, liderleri yalnızca iktidarda kaldıkları süreyle değil, devletin yapısında bıraktıkları izlerle yazar. Menderes’in idamına, Özal’ın kısmi mücadelesine rağmen, askeri vesayetin geriletilmesi ve sivil iradenin hakim kılınması yolunda en kararlı ve sonuç alıcı adımları atan isim Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Milli Güvenlik Kurulu toplantısında “Yeter ulan!” diyerek masaya vurduğu o an, bu mücadelenin en sembolik sahnelerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Bu dönüşümün merkezinde o ve onun şahsına güvenen ve her seçimde desteğini veren geniş bir halk meşruiyeti vardır...