Cumhuriyet devrinin önemli bir aydını olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu hayatının bir döneminde Tiran büyükelçisi olmuş ve bu yılları anı türünden kaleme aldığı "Zoraki Diplomat" adlı eserinde anlatmaktadır. Bu eseri, bugün yeniden okunduğunda insanın aklına yalnızca diplomasi gelmiyor. Kitabın satır aralarındaki asıl mesele, insanın bulunduğu makam, şartlar ve mecburiyetler karşısında nasıl başka bir kimliğe bürünebildiğidir. Diplomatlık nasıl bazı ilişkileri samimiyetten çok vazifeye dönüştürüyorsa, modern hayatın bürokrasisi, siyaseti, iş dünyası ve hatta gündelik dostlukları da insanı zaman zaman birer “zoraki diplomat” hâline getiriyor. Bir makam odasına girerken yüzüne yerleşen tebessüm ile odadan çıkarken yüzünde kalan ifade aynı değilse, orada bir diplomasi vardır. Hele insan, karşısındakine değil de onun makamına bakıyorsa, artık dostluk değil protokol konuşmaya başlamıştır. Bugünün en mahir diplomatları bazen büyükelçiliklerde değil, koridorlarda, törenlerde ve köşelerde dolaşır; ellerinde pasaport yerine kartvizit, ceplerinde diplomatik nota yerine telefon rehberi taşırlar.

Yakup Kadri’nin eserindeki dikkat çekici taraflardan biri de şudur: İnsan, kendisini seçmediği bir hayatın ve görevin içinde bulduğunda, çevresiyle kurduğu ilişkiler de ister istemez o görevin şartlarına göre biçimlenir. Bu, insanın her zaman kötü niyetli olduğu anlamına gelmez; bazen hayat insanı istemediği rolleri oynamaya mecbur eder. Bürokrat, makam sahibine karşı ölçülü davranmak zorundadır; siyasetçi farklı kesimlerle konuşmak zorundadır. İş insanı çıkarları gereği farklı insanlarla aynı masaya oturur. Bunların tamamı hayatın tabii tarafıdır. Fakat asıl imtihan burada başlar. Mecburiyet ile menfaat arasındaki çizgiyi nerede çizeceğiz? Çünkü insanın karakteri, rahat olduğu zaman değil; menfaati ile vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar. Herkes güçlüye yakın durabilir. Asıl mesele, güçsüzken yanında durduğun insanı güçlendiğinde de hatırlayabilmektir.

Bürokraside “zoraki hâller” bazen o kadar ustaca oynanır ki, insan gerçek dostluk ile makam dostluğunu birbirinden ayırmakta zorlanır. Bir müdür değişir, koridorun havası değişir. Bir başkan, vali ve rektör değişir, dün kapısını çalmadan içeri girenler bugün randevu beklemeye başlar. Bir siyasi dengede değişiklik olur, dün birbirine “kardeşim” diye hitap edenler bugün birbirinin telefonunu açmaz. Dün makam aracının kapısını açan el, bugün makam sahibini görmezden gelmekte hiç zorlanmaz. Bazı insanların sadakati kişiye değil, koltuğun ergonomisine yöneliktir. Koltuk rahat olduğu sürece dostluk da rahattır! Oysa gerçek dostluk, makamın önünde değil; makamın arkasında sınanır. İnsan makam sahibi olduğunda yanında kaç kişinin bulunduğu değil, makamını kaybettiğinde kaç kişinin hâlâ yanında kaldığı daha anlamlıdır.

Siyasette ise “zoraki diplomatlık” daha incelikli bir hâl alır. Aynı masada oturmak zorunda kalan insanlar birbirini sevmeyebilir; aynı hedef için yan yana duranlar birbirinin karakterinden hoşlanmayabilir. Siyasetin tabiatında müzakere, uzlaşma ve farklı insanlarla ilişki kurma vardır. Buraya kadar sorun yoktur. Sorun, siyasî nezaketin zamanla kişisel sahtekârlığa dönüşmesidir. İnsan, karşısındakine saygı göstermek başka, ona inanıyormuş gibi yapmak başkadır. Birincisi medeniyettir; ikincisi riyakârlığa yaklaşır. Bazen siyaset meydanlarında en yüksek sesle “dava arkadaşlığı” diyenlerin, dava küçülüp kişisel menfaat büyüdüğünde ilk ayrılanlar olduğunu görürüz. Oysa hakiki arkadaşlık, aynı fotoğraf karesine girmek değil; aynı yükün altına girmektir. Fotoğraf çektirmek kolaydır, yük taşımak zordur.

Dostluklarda da çağımızın tuhaf bir “zoraki diplomasi” düzeni oluştu. İnsanlar artık birbirlerini yalnızca sevdikleri için değil, birbirlerine lazım oldukları için de arıyorlar. Bir telefonun değeri, bazen içindeki insanın değil, rehberdeki bağlantılarının sayısıyla ölçülüyor. Bir cenazede, düğünde, makam değişikliğinde, terfide, seçimde veya yeni bir görevlendirmede bir anda kalabalıklaşan çevrelere dikkat etmek gerekir. Çünkü bazı kalabalıklar insanın etrafında değil, çıkarının etrafında toplanır. İnsanın gerçek dostunu anlamasının en güzel yollarından biri, kendisine hiçbir şey veremeyeceği zamandır. Makamınız yokken sizi arayan, kapınızda bir iş olmadan sizi ziyaret eden, adınız bir yerde geçmediğinde de sizi hatırlayan insan; işte o insanın dostluğu diplomatik değildir. O dostlukta hesap cetveli yoktur.

İnsan bazen evinde bile “zoraki diplomat” oluyor. Söylemek istediğini söylemiyor, kırılmasın diye susuyor; susarken biriktiriyor, biriktirirken uzaklaşıyor. İş yerinde ise herkes birbirine “abi”, “kardeşim”, “hocam”, “başkanım” diye hitap ediyor; fakat unvanlar değiştiğinde kelimelerin de ömrü tükeniyor. Demek ki hitapların sıcaklığı her zaman kalbin sıcaklığı değildir. Bir insana “kardeşim” demek kolaydır; kardeş gibi davranmak zordur. Burada hikmet şudur: "İnsanın ağzından çıkan yakınlık kelimeleri değil, zor zamanda gösterdiği tavır onun gerçek yakınlığını gösterir." Çünkü sözün bedeli yoksa söz ucuzdur. Fedakârlığın, vefanın ve sadakatin başladığı yerde ise insanın gerçek karakteri görünür.

İnsan, hayatın kendisine verdiği rolleri oynarken kendi hakiki yüzünü kaybetmemelidir. Bürokrat olabiliriz, siyasetçi olabiliriz, yönetici olabiliriz, akademisyen olabiliriz, iş insanı olabiliriz; fakat bütün bu sıfatların üzerinde bir sıfat daha vardır: insan olmak. Makamlar geçicidir, ilişkiler değişkendir, güç el değiştirir, alkışın sesi kesilir. Dün kapısında kuyruk olunan makamın bugün önünden insanlar sessizce geçebilir. Tarih, makam sahiplerinden çok, makamın kendilerine yaptırmadığı şeylerle hatırlanan insanları sever. İnsan büyüklüğünü kendisine gösterilen itibardan değil, kendisine emanet edilen gücü nasıl kullandığından anlar. Çünkü makam insanı büyütmez; bazen sadece içinde sakladığı insanı görünür hâle getirir.

Ve nihayet şu çağda hepimize küçük bir diplomatik pasaport lazım: Vicdan. Çünkü insan hayatının bütün sınır kapılarından geçerken en sonunda kendi vicdanının gümrüğüne gelir. Orada ne unvan işe yarar ne referans ne makam ne de kalabalık. Orada insan kendisine şu soruyu sorar: “Ben gerçekten dost muydum, yoksa işim düşünce dost görünenlerden miydim? Ben hakikaten vefalı mıydım, yoksa güçlü olanın yanında görünmeyi mi vefa zannettim? İnsanlara değer mi verdim, yoksa onların bana sağlayacağı değere mi baktım?” Hayat bizi zaman zaman zoraki diplomat yapabilir; fakat zoraki insan yapmamalıdır. Rol yapabiliriz, protokol gereği gülümseyebiliriz, farklı insanlarla anlaşabiliriz, gerektiğinde susabiliriz. Ama bütün bunların arasında vicdanımızı kaybetmemeliyiz. Çünkü gün gelir bütün makamlar biter, bütün telefonlar susar, bütün kalabalıklar dağılır. Geriye yalnızca insanın kendisi ve ardında bıraktığı iz kalır.