Güvenlik kâğıt üzerinde değil, işyerinde olur
Çalışma hayatında bazı cümleler vardır ki kâğıt üzerinde son derece güçlü görünür:
“Çalışanın sağlığı ve güvenliği korunacaktır.”
“Riskler önceden belirlenecektir.”
“Gerekli tedbirler alınacaktır.”
Peki ya gerçek hayatta?
Bir işçi sabah evinden çıkarken akşam sağ salim evine dönebileceğinden emin değilse, elimizdeki kanunların ne kadar güçlü olduğu gerçekten önemli midir?
Bir işyerinde çalışan, “Bu makine güvenli değil.” dediği için baskı görüyorsa...
Bir iş güvenliği uzmanı tespit ettiği riski bildirdiğinde yalnız bırakılıyorsa...
Bir işyerinde üretim hedefleri güvenliğin önüne geçiriliyorsa...
Bir ramak kala olayından ders çıkarılmıyor, aynı tehlike devam ettiriliyorsa...
O zaman dönüp şu soruyu sormak gerekir:
Kanun var. Peki uygulama nerede?
Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği açısından önemli bir dönüm noktası olan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, çalışma hayatında önemli bir hukuki çerçeve oluşturdu.
Kanun 20 Haziran 2012 tarihinde kabul edildi ve 30 Haziran 2012 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlandı. Hükümleri ise kapsamına göre farklı tarihlerde yürürlüğe girdi.
Kanunun temel yaklaşımı açıktı:
Çalışan, işini yaptığı için sağlığından veya hayatından olmamalıdır.
Bu, aslında tartışılmayacak kadar temel bir insanlık ilkesidir.
Fakat aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı soruyu sormak zorunda kalıyorsak, burada yalnızca mevzuatı değil, uygulama kültürünü de sorgulamamız gerekiyor. Türkiye’de iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı yıllardır var. Ancak iş kazaları hâlâ can almaya devam ediyor. Her ölüm, bir istatistikten çok daha fazlasıdır; bir ailenin yıkılması, çocukların babasız ya da annesiz kalması, yarım kalan bir hayat demektir. Ayrıca, önlenebilir her ölümün sorumluluğu, yalnızca geçmişte değil, alınmayan önlemlerde aranmalıdır.
KANUN ÇIKARMAK YETMEZ
Bir ülkede güçlü bir iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının bulunması önemlidir.
Ama tek başına yeterli değildir.
Çünkü iş kazaları Resmî Gazete sayfalarında yaşanmaz.
İş kazaları fabrikalarda, madenlerde, şantiyelerde, atölyelerde, ulaşım alanlarında, kamu kurumlarında ve daha birçok çalışma ortamında meydana gelir.
Dolayısıyla iş sağlığı ve güvenliğinin gerçek sınavı kanunun metninde değil, işyerindeki uygulamasında verilir.
Bir işyerinde risk değerlendirmesi hazırlanmış olabilir.
Çalışanlara eğitim verilmiş olabilir.
Tutanaklar imzalanmış olabilir.
Kişisel koruyucu donanımlar teslim edilmiş olabilir.
Kontrol formları eksiksiz doldurulmuş olabilir.
Fakat bütün bunların yanında çalışan hâlâ aynı tehlikenin içerisinde çalışıyorsa, sorulması gereken soru şudur:
Gerçekten güvenlik mi sağlandı, yoksa yalnızca evrak mı tamamlandı?
İş sağlığı ve güvenliği bir dosya değildir.
Bir imza değildir.
Bir tabela değildir.
Bir prosedürün varlığı hiç değildir.
İş sağlığı ve güvenliği, tehlikenin ortadan kaldırılmasıdır.
“BİR ŞEY OLMAZ” ANLAYIŞI
Çalışma hayatının en tehlikeli cümlelerinden biri belki de şudur:
“Bir şey olmaz.”
Makinenin koruyucusu eksiktir:
“Bir şey olmaz.”
Elektrik tesisatında sorun vardır:
“Bir şey olmaz.”
Çalışan yeterli eğitimi almamıştır:
“Bir şey olmaz.”
Kişisel koruyucu donanım kullanılmıyordur:
“Bir şey olmaz.”
Çalışma alanında ciddi bir risk vardır:
“Bugüne kadar bir şey olmadı.”
Oysa iş sağlığı ve güvenliğinin temel mantığı tam tersidir.
Bugüne kadar bir şey olmamış olması, yarın da olmayacağı anlamına gelmez.
Bir kazanın meydana gelmemiş olması, çalışma koşullarının güvenli olduğunu kanıtlamaz.
Bazen kaza ile sonuç arasında yalnızca birkaç saniye vardır.
Bazen o birkaç saniye bir insanın hayatını değiştirir.
RİSKİ GÖRMEK YETMEZ
Risk değerlendirmesi yapmak önemlidir.
Ancak risk değerlendirmesinin amacı bir dosya oluşturmak değildir.
Amaç, riski belirlemek ve gerekli önlemleri almaktır.
Bu nedenle iş sağlığı ve güvenliğinde temel soru şudur:
“Tehlikeyi tespit ettik mi?”
Fakat bunun hemen arkasından ikinci soru gelmelidir:
“Peki tehlikeyi ortadan kaldırdık mı?”
İlk sorunun cevabı “evet”, ikinci sorunun cevabı “hayır” ise sistem görevini tamamlamıştır.
Çünkü çalışan için önemli olan riskin bir raporda yazılı olması değil, o riskin gerçekten ortadan kaldırılmasıdır.
İŞ GÜVENLİĞİ UZMANI NEDEN BAĞIMSIZ OLMALI?
İş güvenliği uzmanları çalışma hayatının önemli aktörlerinden biridir.
Onların görevi yalnızca belge düzenlemek değildir.
Tehlikeyi görmek, değerlendirmek, bildirmek ve gerekli önlemlerin alınması için süreci takip etmek gibi önemli sorumlulukları vardır.
Fakat burada çalışma hayatının en önemli sorunlarından biri karşımıza çıkmaktadır:
Tehlikeyi bildiren kişinin üzerinde ekonomik veya idari baskı oluşursa ne olur?
Bir uzman işini kaybetme korkusuyla gördüğü tehlikeyi dile getirmekte tereddüt ederse, bundan yalnızca uzman zarar görmez.
Bundan bütün çalışma ortamı zarar görür.
Çünkü susan uzman, görünmeyen riski büyütür.
Bu nedenle iş güvenliği uzmanının mesleki bağımsızlığı, yalnızca bir meslek hakkı olarak değerlendirilmemelidir.
Bu bağımsızlık aynı zamanda çalışanların yaşam hakkının korunmasının araçlarından biridir.
Çünkü iş sağlığı ve güvenliği yalnızca teknik bir mesele değildir.
Aynı zamanda çalışma yaşamının demokratik bir meselesidir.
Çalışanın söz hakkının olmadığı bir işyerinde güvenlik kültürünün sürdürülebilir olması zordur.
Çalışan tehlikeyi gördüğünde hiçbir baskı altında kalmadan bunu söyleyebilmelidir.
Çalışan tehlikeyi gördüğünde susmamalı; temsilcisine veya doğrudan işverene bildirebilmeli. Bildirilen her tehlike ise kaza yaşanmadan, gecikmeksizin ortadan kaldırılmalıdır.
İşveren karşısında yalnız olmadığını bilmelidir.
Çalışanların ortak sorunlarını birlikte dile getirebilmesi, iş sağlığı ve güvenliği açısından da önemli bir koruma mekanizmasıdır.
ÜRETİM Mİ, İNSAN MI?
Çalışma hayatında zaman zaman üretim hedefleri, hizmetin devamlılığı, performans baskısı veya maliyet kaygıları öne çıkabilir.
Ancak burada çizilmesi gereken çok net bir sınır vardır:
Hiçbir üretim hedefi insan hayatından daha değerli değildir.
Bir işin zamanında bitirilmesi önemlidir.
Bir hizmetin kesintisiz yürütülmesi önemlidir.
Üretimin devam etmesi önemlidir.
Fakat bunların hiçbiri çalışanların yaşamı ve sağlığı pahasına gerçekleştirilemez.
Gerçek güvenlik kültürü tam da burada ortaya çıkar.
Tehlike ortaya çıktığında “İşi nasıl yetiştiririz?” sorusundan önce,
“Bu işi güvenli şekilde nasıl yaparız?” Sorusunu sorabilmektir.
DENETİM SADECE KÂĞIT ÜZERİNDE OLMAMALI
Mevzuatın uygulanabilmesi için etkin denetim mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Denetimin amacı yalnızca eksik belge bulmak olmamalıdır. Asıl amaç, çalışanı gerçek tehlikelerden korumaktır.
Bu nedenle denetim;
1. Gerçek çalışma koşullarını,
2. İş ekipmanlarının güvenliğini,
3. Çalışanların fiilen yaptığı işi,
4. Risk değerlendirmelerinin sahadaki karşılığını,
5. Eğitimlerin gerçekten verilip verilmediğini,
6. Kişisel koruyucu donanımların fiilen kullanılıp kullanılmadığını,
Çalışanların ve temsilcilerinin bildirdiği sorunları bir bütün olarak değerlendirmelidir. Çünkü masa başında güvenli görünen bir işyeri, sahada aynı derecede güvenli olmayabilir.
ASIL SORU
Bugün 6331 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinin üzerinden yıllar geçmişken artık yalnızca “Mevzuatımız yeterli mi?” sorusunu sormak yeterli değildir.
Daha önemli sorular vardır:
Çalışan tehlikeyi gördüğünde konuşabiliyor mu?
İş güvenliği uzmanı gördüğü riski çekinmeden bildirebiliyor mu?
İşveren bildirilen riski gerçekten ortadan kaldırıyor mu?
Denetim mekanizmaları sahadaki gerçek çalışma koşullarını görebiliyor mu?
Sendikalar ve çalışan temsilcileri iş sağlığı ve güvenliği süreçlerine etkin biçimde katılabiliyor mu?
Ve en önemlisi:
Çalışan, mesai sonunda evine sağlıklı bir şekilde dönebiliyor mu?
İş sağlığı ve güvenliğinin gerçek ölçüsü budur.
KANUNUN RUHU SAHADA YAŞAM BULMALI
6331 sayılı Kanun önemli bir hukuki çerçeve oluşturmuştur.
Ancak hiçbir kanun tek başına güvenli çalışma ortamı yaratamaz.
Kanunu uygulayan insanlar vardır.
İşverenler vardır.
Yöneticiler vardır.
Çalışanlar vardır.
İş güvenliği uzmanları vardır.
İşyeri hekimleri vardır.
Denetim mekanizmaları vardır.
Sendikalar ve çalışan temsilcileri vardır.
Ve bütün bunların üzerinde korunması gereken bir değer vardır:
İnsan hayatı.
Bu nedenle artık iş sağlığı ve güvenliğini yalnızca “mevzuata uygunluk” üzerinden değerlendirmemeliyiz.
Asıl mesele güvenli çalışma hakkının gerçekten hayata geçirilmesidir.
Çünkü bir işyerinde bütün belgeler eksiksiz olabilir.
Bütün formlar imzalanmış olabilir.
Bütün prosedürler hazırlanmış olabilir.
Ama çalışan kendisini hâlâ tehlikede hissediyorsa, sistem amacına ulaşmamıştır.
Çünkü:
Kanun yazmak başka, kanunu uygulamak başkadır.
Risk değerlendirmesi yapmak başka, riski ortadan kaldırmak başkadır.
Güvenlik tabelası asmak başka, güvenliği çalışma kültürünün merkezine koymak başkadır.
Ve unutulmamalıdır:
Bir işyerinde güvenlik üretimden sonra düşünülüyorsa, güvenlik hiçbir zaman gerçekten öncelik değildir.
Çünkü iş sağlığı ve güvenliğinin nihai amacı üretimi durdurmak değil;
üretimin insan hayatı pahasına yapılmasını engellemektir.
Son söz
Bir kanun çıkarmak yetmez.
Bir yönetmelik yayımlamak yetmez.
Bir risk değerlendirmesi hazırlamak yetmez.
Bir eğitim tutanağı imzalamak yetmez.
Gerçek güvenlik, çalışan işyerine girdiğinde başlar ve mesai sonunda sağlıklı bir şekilde evine döndüğünde anlam kazanır.
Çünkü iş sağlığı ve güvenliği bir prosedür değil, yaşam hakkıdır.