Takvimler ne zaman Eylül’ü gösterse, gökyüzünün rengi değişir bu topraklarda. Bir sonbahar rüzgarı eser, yapraklar dökülür ama dökülen sadece yapraklar değildir. Bir kuşağın çalınmış yarınları, yarım kalmış sevdaları ve kurutulmuş düşleridir toprağa karışan.
Biz 12 Eylül 1980’de henüz minicik birer bebektik. O günün zifiri karanlığını, kulakları tırmalayan askeri marşları ya da memleketin üzerine kabus gibi çöken o ağır havayı idrak edecek yaşta değildik. Biz, ahşap beşiklerimizde dünyadan habersiz mışıl mışıl uyurken, Türkiye tarihinin en soğuk, en acımasız kışına uyanıyordu. Fakat insan büyüdükçe anlıyor ki, bir dönemin çilesi sadece o anı yaşayanların hafızasında kalmıyor. Annelerimizin ninnilerine karışan hüzünle, babalarımızın duraksayan ses tonuyla ve o günlerin sindiği o ağır suskunlukla bizim de ruhumuza işliyor.
Büyüklerimiz anlatır hep… Muş’un çetin kışı zaten erkenden kapıya dayanır, hayatı da coğrafyası gibi serttir bu memleketin. Ancak 80’in o sonbaharında şehre çöken ayaz, havadan değil, insandan gelmişti. Postalların rap rap sesleri Kurtik Dağı’nın eteklerinde, Haspet Kalesi’nin kadim taşlarında ve derelerin soğuk sularında yankılanırken, Muş Ovası’nı kaplayan şey bir mevsim değil, koyu bir belirsizlik olmuş.
Biz kundakta, beşiğin tıpışlanmasıyla masumca gülüşürken, annelerimizin bizi göğsüne bastırırken ki o titreyişi, aslında o günlerin özetiymiş. Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği, her kapı çalınışında yüreklerin ağıza geldiği, evlerdeki fısıltıların bile duvardan korktuğu zamanlar… Büyüklerimizin anlattıklarına göre, mahalle aralarında gençlerin elindeki kitaplar, en sevilen türkü kasetleri, sevdiğine yazılmış mektuplar, hatta sırf kapağı farklı diye korkulan takvim yaprakları bile bahçelerdeki toprağa gömülürmüş. Bir gecede hatıralar, fikirler ve umutlar toprağın altına saklanmış.
Muş Ovası’nın bağrından süzülen Murat Nehri nasıl ki bent tutmaz, coşkuyla akarsa, bu toprağın gençliği de öyle hayat doluydu. Sağcısıyla solcusuyla, memleket sevdasıyla yüreği yanan, bu ülkenin geleceği için uykusuz kalan ne kadar memleket evladı varsa, o darphane soğukluğundaki nezarethanelerin, o karanlık koridorların ve gölgesi caddelere düşen darağaçlarının arasında birer sayıya dönüştürülmek istendi.,
Annelerimiz bizi emzirirken gözleri pencerelerde sabahlarmış, "Acaba bu gece hangi evin kapısı çalınacak, hangi ananın ciğeri sökülecek?" korkusuyla… Kahvehanelerdeki çay sohbetleri unutulmuş, düğünlerin halayların yarım kalmış, dostun dosta güvenle bakamadığı bir nifak tohumu ekilmiş caddelere. Biz büyüyüp de o günleri sormaya başladığımızda, babalarımızın gözleri hep uzaklara, Murat Nehri’nin aktığı o ufuk çizgisine dalar. Söz kelimelere dökülemez de derin bir iç çekişe dönüşür. İşte o yetim iç çekiş, bizim çocukluk hafızamıza kazınan en ağır derstir.
Biz o günlerde bebektik, o cop seslerini, o soğuk hücreleri bizzat yaşamadık. Ama bugün geriye bakıp büyüklerimizin gözlerindeki o geçmeyen buğuyu gördüğümüzde, adaletle uyanılan bir sabahın, korkusuzca paylaşılan bir ekmeğin ve özgürce söylenen bir türkünün ne kadar büyük bir nimet olduğunu çok iyi biliyoruz.
Şimdi güneş yine Muş Ovası’nın üzerinden mağrurca doğuyor, Kurtik Dağı yine o muazzam heybetiyle şehri selamlıyor. Ancak her eylül geldiğinde, o dönemin ayazında baharı elinden alınan gençliklere, evlat yolu gözlemekten gözleri ama olan analara ve büyüklerimizin kalbinde hiç kapanmayan o derin yaraya hürmetle bakmak, bu topraklara ve o geçmişe olan en büyük vefa borcumuzdur.