YUMURTAYI CEBİNDE TAŞIMAK YA DA KOLAY KAZANCIN KAYBETTİRDİKLERİ

Nuri Bilge Ceylan’ın başyapıtlarından Mayıs Sıkıntısı filminde, insanı derinden sarsan o simgesel sahnelerden biri kasabanın sakin atmosferinde geçer. Filmde küçük Ali, babasından ısrarla müzikli bir saat ister. Ancak babası, çocuğun saati düşürüp kıracağı endişesiyle bu isteğe mesafeli yaklaşır.

Çaresizlik içinde kıvranan Ali’ye halası bir çıkış yolu sunar ve eline kırılgan bir yumurta tutuşturarak şu şartı koşar: “Bu yumurtayı 40 gün boyunca kırmadan cebinde taşırsan, babanı sana saat almaya ikna edeceğim.”

Günlerce o yumurtayı cebinde, üzerine titreyerek korumaya çalışan Ali, bir gün film çekimi için kasabada bulunan yönetmenle karşılaşır. Yönetmen, iyi niyetli ama masumiyeti kökünden zedeleyecek o pratik fikri ortaya atar: “Ali, bunu kaynatıp taşırsan kırılmaz.”

Küçük Ali’nin sinema tarihine geçecek o saf ve sarsıcı cevabı ise nettir:

“Olmaz, hilelik olur.”

Bizler, inancın, komşuluğun ve alın terinin en saf halini bilen bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bu topraklarda geçmişte her başarının, her kazancın arkasında onurlu bir hikâye, dökülen bir alın teri vardı.

Ancak bugün maalesef bu masumiyet, dijital dünyanın denetimsiz boşluğunda ağır bir sınavdan geçiyor. Özellikle yerelde, gazetecilik mesleği bu ahlaki erozyondan en çok yara alan alanların başında geliyor. Sabahın köründen gecenin bir yarısına kadar sokak sokak, alan alan gezerek, kışın ayazında, yazın kavurucu sıcaklığında haberin peşinde koşan gerçek gazeteciler bir tarafta dururken, masa başında oturup elindeki cep telefonuyla başkalarının emeğini üç kuruşluk etkileşim uğruna kopyalayan sosyal medyacılar diğer taraftadır.

Ne bir yasal sorumluluğu ne istihdam yaratan bir yapısı ne de ödediği tek kuruş vergisi olan bu hazırcı "dijital bezirgânlar" başkasının alnının teri üzerinden boy göstermektedir. Alın teriyle geceyi gündüze katan gerçek gazeteci ile klavye başında türeyen bu sanal hesaplar artık kesinlikle birbirinden ayrılmalı, emek hırsızlığına dayanan bu düzene artık "dur" denilmelidir.

Emeğin içini boşaltan bu başıboş zihniyet, ne yazık ki sadece meslekleri zedelemekle kalmıyor, toplumsal huzuru ve güvenliği de tehdit eden çok daha tehlikeli boyutlara ulaşıyor. Sosyal medyanın denetimsiz alanı, suç şebekelerinin ve karanlık yapıların cirit attığı bir sahaya dönüşebiliyor. Bunu en net şekilde, İçişleri Bakanlığı’nın koordinesinde 52 ilde gerçekleştirilen operasyonlarda gördük. Sosyal medya üzerinden tetikçi temin eden, suç örgütlerini öven, tehdit ve hakaret savuran şahıslara yönelik düzenlenen operasyonlarda yüzlerce şüpheli yakalandı. Gençlerimizi ve geleceğimizi hedef alan bu suç yapılanmalarına karşı devletin gösterdiği kararlı irade ve operasyonlarda emeği geçen tüm güvenlik güçlerimiz ile kurumlarımız her türlü övgüyü hak etmektedir.

Gerek yerelde habercinin emeğini çalan masabaşı korsanlar gerekse sosyal medyayı suç arenasına çeviren karanlık odaklar... Hepsi aynı kök besinle, yani emek vermeden kazanma ve hileli yol zihniyetiyle beslenmektedir.

Tam da bu yüzden, dijital mecraların artık sıkı bir denetim süzgecinden geçmesi hayati bir zorunluluktur. Kaynağı belirsiz gelirlerin, vergi mükellefiyeti olmayan sanal hesapların ve kimin eli kimin cebinde belli olmayan bu dijital başıboşluğun acilen denetlenmesi gerekmektedir. Gazeteci ile sosyal medyacının çizgisi net bir şekilde çizilmeli, haksız kazancın önü kesilmelidir.

Bırakalım çocuklarımız da meslekler de emeğin gerçek kıymetini bilsin. Unutmayalım ki küçük Ali’nin o saf dürüstlükle fısıvelediği “Olmaz, hilelik olur” ilkesi, ne üç beş beğeni uğruna emek hırsızlığı yapanlara ne de sanal yoldan köşe dönmeye çalışanlara feda edilemeyecek kadar kutsaldır.

Çünkü gerçek başarı, hileyle değil, alnındaki terin ak hakkıyla yazılır.