İnsan kırk beşine vardığında, geriye dönüp hayatının defterine baktığında bazı satırların üzerine uzun uzun bakamaz; çünkü bazı hatıralar vardır ki hatırlamak bile insanın içini serserice yorar. İşte bu esnada kendine şunu fısıldar, bir silgi olsam da geçmişi itina ile silsem; ama nerede. Yanlış verdiğim kararları, gereksiz yere büyüttüğüm meseleleri, uğruna kalbimi kırdığım insanları, beni kıranları, boş yere tükettiğim yılları, söylediğim ve keşke hiç söylemeseydim dediğim sözleri, sustuğum ve keşke konuşsaydım diye hayıflandığım o anları hatırlamak bile istemezsin. Silsem makam uğruna taşıdığım telaşları, insanların ne diyeceğine fazlaca önem verdiğim günleri, birilerinin takdirini kazanmak için kendimden eksilttiklerimi, dost sandıklarımın uzaklaşmasını, yakın bildiklerimin yabancılaşmasını ve dünyanın geçici alkışlarını gerçek bir değer zannettiğim zamanları. Fakat insanın asıl tuhaflığı da şudur: Geçmişten kurtulmak isterken, geçmişin kendisi olduğunu unutur. Çünkü insan yalnızca güzel hatıralarından değil, yanlışlarından, pişmanlıklarından, kayıplarından ve kırgınlıklarından da yapılmıştır.
Belki de hayatın en ağır yükü yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızı zihnimizde tekrar tekrar yaşamaktır. Kırk beşinden sonra insan bazı defterleri kapatmayı ve telefon rehberinden vefasız figüranları silmeyi öğrenmeli; kimin ne dediğini, kimin ne yaptığını, kimin vefasız çıktığını, kimin hakkını yediğini, kimin kendisine sırt çevirdiğini sonsuza kadar zihninde taşımamalıdır. Çünkü bazı insanları affetmek, onların yaptıklarını haklı görmek değil; onların hatalarının kendi ruhumuz üzerinde ömür boyu hüküm sürmesine izin vermemektir. Bazı geçmişler vardır, ders olarak saklanır; bazıları vardır, ibret olarak hatırlanır; bazıları vardır, Allah'a havale edilip sessizce geride bırakılır. İnsan yaş aldıkça şunu daha iyi anlar: Her şeyi düzeltmek mümkün değildir, fakat her şeyi zihninde taşımak da mecburiyet değildir. Dün değişmez; fakat dünün bugün üzerindeki hükmü değişebilir. İşte olgunluk biraz da budur: Geçmişi inkâr etmeden onun esiri olmamak.
Bir silgim olsaydı, belki önce kendi nefsimin yanlışlarını silmek isterdim; başkalarının kusurlarını değil. Kendi kibirlerimi, öfkelerimi, lüzumsuz gururlarımı, geçici dünyayı kalıcı sanan gafletlerimi, insanları kırarken kendime bulduğum mazeretleri silerdim. Çünkü insan çoğu zaman başkalarının bıraktığı izlerden şikâyet ederken, başkalarının kalbinde bıraktığı yaraları hiç ama hiç görmez. Kırk beş yılın ardından insanın önünde belki hâlâ uzun bir yol vardır; fakat artık yolun sonsuz olmadığını daha açık görür. Bundan sonra mesele geçmişte kimin haklı olduğu değil, kalan ömrün neye ayrılacağıdır. Kimden intikam alınacağı değil, hangi yükün bırakılacağıdır. Hangi makamın kazanılacağı değil, hangi kalbin incitilmeyeceğidir. Hangi insanın kaybedildiği değil, insanın Rabbine karşı ne kazandığıdır. Çünkü ömür, geriye dönüp düzeltemeyeceğimiz sayfaların toplamından ibaret değildir; hâlâ yazılmakta olan son satırların da adıdır.
Ve belki insanın elinde gerçek bir silgi olsaydı bile, her şeyi silmemeliydi. Bazı acılar kalsın ki şükretmeyi öğrensin; bazı kayıplar kalsın ki dünyanın faniliğini anlasın; bazı pişmanlıklar kalsın ki aynı yanlışa yeniden düşmesin. Silinecek olan geçmiş değil, geçmişin kalpte bıraktığı zehir olmalıdır. Unutulması gereken insanların isimleri değil, onlara bağlanan beklentilerdir. İnsan kırk beşinden sonra belki de hayatının en büyük temizliğini eşyalarında değil, kalbinde yapmalı; kinleri, hasetleri, bitmeyen hesapları, boş rekabetleri ve dünyaya dair bitmek bilmeyen hırsları birer birer çıkarmalıdır. Çünkü nihayetinde bütün defterler kapanacak, bütün roller bitecek, bütün unvanlar geride kalacak ve insan elinde yalnızca ameliyle Rabbine dönecektir. “Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53).