DEVRANIN GÖLGESİNDE: MAKAM, GÜÇ VE UNUTULAN SON
“Bekleyin, yarınlara umutla bakın…” denir ya; çoğu zaman bu söz fakirin sabrını oyalayan ince bir teselliden ibarettir. Çünkü onun dilinde “devran döner” bir dua, bir beklenti, belki de geciken bir adaletin hayalidir. Oysa aynı devran, zenginin ve muktedirin zihninde bambaşka bir anlam taşır: “Devran hep bize döner.” Güçle kurulan bu yanılsama, zamanın da kendilerine itaat edeceği vehmini doğurur. İşte insan, en çok burada yanılır; devranı kendine mahkûm sandığı yerde, aslında ona esir düşer.
Makamların büyüsü, insanın kalbine sinsice yerleşen bir sarhoşluk gibidir. Önce hizmet diye başlanır, sonra alışkanlık olur, en sonunda vazgeçilmezlik vehmine dönüşür. İnsan, oturduğu koltuğun kendisine ait olduğunu zanneder; oysa hakikat şudur: Koltuklar geçicidir, insan ise imtihandadır. Bir gün gelir, o makamdan kalkmak değil, kaldırılmak mukadder olur. Ve işte o an, geriye sadece yapılanlar değil, yapılmayanların da hesabı kalır.
Zenginlik de böyledir. Mal, mülk, servet; hepsi insanın etrafında bir kudret illüzyonu örer. İnsan, sahip olduklarıyla büyüdüğünü sanır; oysa aslında yüklenmektedir. Çünkü her nimet, beraberinde bir mesuliyet getirir. Ve çoğu zaman insan, bu mesuliyeti unutup nimetin kendisini hak edilmiş bir üstünlük olarak görür. Halbuki ne etnik kimlik, ne aile, ne de servet; insanı gerçek anlamda yüceltir. Onu yücelten yalnızca salih amelleridir.
Hayat dediğimiz bu garip âlem, aslında büyük bir yanılsamalar sahnesidir. İnsan burada kalıcı olduğunu sanır, oysa her an yıkılmaya hazır bir yapı gibi yaşamaktadır. Ansızın gelen bir hastalık, beklenmedik bir kayıp ya da bir ölüm haberi; tüm dengeleri altüst eder. İşte o an, devranın kimseye ait olmadığı anlaşılır. Ne güçlü güçlü kalır, ne de zayıf zayıf. Herkes aynı hakikatin önünde eşitlenir.
Ölüm ise bu devranın en kesin ve en adil dönüşüdür. O, hiçbir kimseyi yarı yolda bırakmaz; ne zengini ne fakiri, ne güçlü olanı ne de zayıfı. Herkesi aynı kapıya getirir. Ve o kapıdan girildiğinde artık ne makamın hükmü vardır ne de servetin. İnsan, yalnızca amelleriyle baş başa kalır. İşte o zaman, dünyada büyütülen şeylerin ne kadar küçük olduğu idrak edilir.
Peygamber Efendimiz’den rivayet edildiği üzere, kabirdeki ilk gece en zor olandır. Çünkü insan, alıştığı tüm gerçekliklerden koparılmış, bilmediği bir âleme bırakılmıştır. Orada ne bir unvan vardır ne de siyasi ve maddi bir destek. İnsan, sadece kendisi ve yaptıklarıyla yüzleşir. Bu yüzleşme, dünyada kurulan tüm sahte dengeleri yıkar. Artık orada devran dönmez; hakikat sabittir.
Dünya hayatında devranın döndüğünü sananlar için en büyük sürpriz, işte bu durgunluk anıdır. Çünkü orada zaman, alıştığımız gibi akmaz; orada hesap vardır, ölçü vardır, adalet vardır. Ve insan, dünyada küçümsediği şeylerin aslında ne kadar büyük olduğunu, büyük sandıklarının ise ne kadar değersiz olduğunu görür. Bu idrak, geç kalınmış bir fark ediştir.
O halde insana düşen, bu garip âlemde aldanmadan yaşamaktır. Makama değil, emanete; güce değil, adalete; zenginliğe değil, hayaya sarılmaktır. Çünkü devranın gerçek yüzü, ölümle ortaya çıkar. Ve o gün geldiğinde, insanın yanında ne ailesi ne malı ne de kimliği olacaktır. Ona yetecek olan tek şey, alnına yazılmış amelleridir. İşte bu yüzden, bugünü doğru yaşamak; yarının en büyük sermayesidir.