ODALARIN DİLİ: AKADEMİNİN SESSİZ İTİRAFLARI

Birçok üniversiteyi görme imkânı bulan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Üniversiteler kendilerini bir de en çok koridorlarında değil, akademisyen odalarında ele verir. Eskişehir’den Ankara’ya, Muş'tan İstanbul’a oradan Londra’ya uzanan bu mekânsal tecrübede gördüm ki; bir akademisyenin odası, onun yayın listesinden daha dürüst, akademik unvanından daha sahicidir. Çünkü orada süslenmiş cümleler değil, yaşanmışlıkların tortuları vardır.

Herhangi bir akademisyenin odasına girersiniz; duvarda asılı bir tablo, masanın üzerindeki kitap yığını, raflarda dizilen yazarlar göze çarpar. Hepsinin sessizce bir fısıltısı olur. Bir akademisyenin hangi dünyaya ait olduğunu, hangi ideolojinin gölgesinde safça yürüdüğünü, hangi inancı kalbine ne kadar enjekte ederek yerleştirdiğini çoğu zaman bu nesneler size ifşa eder. Bazen Marx’ın gölgesi düşer masaya, bazen Gazali’nin, bazen de hiçbirinin… O zaman anlarsınız ki o oda, yalnızca akademik değil, varoluşsal bir boşluğun da evidir.

Bazı odalar vardır; içeri girince bir kütüphaneye değil, bir sığınak alanına girmiş hissedersiniz. Kitaplar metre kareye düşme oranı çok yüksek bir orandadır ama okunmuşluk hissi azdır. Raflar doludur ama odanın sahibinin zihin boş bir tabula rasa gibidir. Bu odalar, akademinin üretimden çok korunma refleksiyle var olduğunu anlatır. Bilginin üretildiği değil statünün, rolün, dedikodunun ve tribün amigoluğunun muhafaza edildiği mekanlardır.

Bir de tam tersi odalar vardır; dağınıktır ama diridir. Kitaplar üst üste, notlar birbirine karışmış, kahve fincanı masanın bir köşesinde unutulmuştur. Bu odalarda bir telaş, bir arayış hissedersiniz. Akademisyen hâlâ soruyordur, hâlâ kuşku duyuyordur. Bu odalar, akademinin hâlâ nefes alabildiğini gösteren nadir hücrelerdir.

Fakat odaların en “konuşkan” unsurlarından biri çoğu zaman içeceklerdir. Özellikle taşralı bir geçmişten gelip akademide tutunmaya çalışan “gariban” akademisyen figüranların odasında beliren o lüks kahve makinası. Bir tür sınıf atlama ritüeli gibidir. Filtre kahvenin aromasıyla birlikte konuşulan “coffee” muhabbeti, çoğu zaman bir entelektüel derinlikten ziyade yeni edinilmiş kof bir kimliğin prova sahnesidir. Sanki kahvenin çekirdeği Kolombiya veya Etiyopya’dan değil de doğrudan kendi köyünden ve akademik prestijden ithal edilmiştir.

Bu kahve meselesi öyle bir noktaya varır ki; artık odada kitaplardan çok kahve ekipmanı dikkat çeker. French press’ler, moka pot’lar, öğütücüler… Bilginin demlenmesi ile kahvenin demlenmesi arasında kurulan o naif benzerlik, çoğu zaman trajikomik bir gösteriye dönüşür. Çünkü kahve ne kadar filtre edilirse edilsin, zihnin tortusu aynı berraklığa ulaşmaz. Ama yine de anlatılır: “Aslında kahve bir kültürdür…” Evet, özellikle de yeni keşfedilmişse.

Bunun karşısında başka odalar vardır; daha sahici, daha sert. Masanın bir köşesinde yerli yabancı sigara paketi, çekmecede kaçak tütün, cam kenarında izmaritlerle dolu bir küllük. Akademinin romantize edilmiş entelektüel imajı, bu odalarda ağır bir dumanla dağılır. Sağlıklı yaşam üzerine seminer veren ve ameliyathaneden yeni çıkmış bir akademisyenin odasında dumanın altında kaybolan cümleler, modern akademinin en keskin saçma ironilerinden biridir.

İdeoloji ise en çok duvarlarda kendini ele verir. Posterler, afişler, sempozyum yaka kartları, bayraklar, siyasi objeler, alıntılar, seçilmiş yazarlar vb. Akademisyen çoğu zaman tarafsızlık maskesi takar ama odası bu maskeyi düşürür. Tarafsızlık iddiası, çoğu zaman iyi gizlenmiş bir tarafgirlikten ibarettir. Oysa hakikat, ideolojinin dekoru değildir; fakat bazı odalarda hakikat, bir afiş gibi duvara asılmış ve çoktan anlamını yitirmiştir.

İnanç da odalarda kendine bir yer bulur; kimi zaman bir dua, soluk seccade ve terlik ile kimi zaman bir suskunlukla. Bazı odalar maneviyatın izini taşır, bazıları ise bilinçli bir boşlukla örülmüştür. İlginç olan şudur: İnançlı olduğunu söyleyenin odası bazen en sekülerdir, seküler olduğunu söyleyenin odası ise tuhaf bir metafizik arayışla doludur. Akademi, insanın kendine bile itiraf edemediği çelişkilerin en rafine biçimde sergilendiği sahnedir.

Sanat ve estetik meselesi de odaların diliyle okunur. Kimi akademisyen, odasını bir sanat galerisine çevirir; ama bu çoğu zaman estetik bir derinlikten ziyade entelektüel bir gösteridir. Kimi ise hiçbir şey asmaz duvarına; o boşluk, belki de en güçlü estetik tavırdır. Çünkü bazen susmak, en gürültülü ifadeden daha anlamlıdır.

Cinsiyet meselesi, modern akademinin en ironik alanlarından biridir ve bu da odalara yansır. Eşitlik üzerine makaleler yazanların odasında kurulan mikro hiyerarşiler, özgürlük söylemleriyle süslenmiş otoriter bakışlar. Akademi, çoğu zaman savunduğu değerleri ilk ihlal eden yerdir. Bu da odalarda, ince ama keskin bir çelişki olarak hissedilir.

Melankoli ise neredeyse bütün odaların ortak dilidir. Akademisyen, bilginin yükü altında ezilen bir figürana dönüşmüştür. Bilmek, çoğu zaman huzur değil, bir tür yorgunluk üretir. O yüzden birçok odada bir tükenmişlik kokusu vardır. Bu kokuyu parfümle, unvanla, projeyle bastırmaya çalışanlar ise yalnızca geciktirir çöküşü.

Şunu anlıyoruz ki akademisyen odası, bir insanın hem aynası hem de itirafıdır. Orada görünen sadece bir meslek insanı değil; korkuları, inançları, çelişkileri, iddiaları ve vazgeçişleriyle bir bütündür. Üniversiteler belki tabelalarla büyür, sıralamalarla övünür ama hakikatte küçülür ya da büyürler; işte o küçük odaların içinde. Çünkü bir üniversitenin gerçek kalitesi, amfilerde değil, o odalarda saklı gibidir.