Can Yücel’in bir şiirinde geçen sarsıcı bir ifadesi bugün her zamankinden daha fazla hakikat taşırıyor. Yani insan olabilmeyi başaranlar “Bağıra bağıra susar.” Çünkü sahicilik, kendini göstermeye değil; kendinde kalabilmeye dayanır. Hakikatin sesi çoğu zaman gürültüyle değil, vakar bir duruş ile yükselir. Ne var ki çağımız, sesi çok çıkanın haklı sayıldığı, görünürlüğün değerle karıştırıldığı tuhaf bir sahneye dönüştü. Bu sahnede rol alanlar çoğaldıkça, sahneden çekilenlerin ağırlığı artıyor, konuşması gerekenler susuyor, susması gerekenler ise bağırıyor.
Bugün etrafımıza baktığımızda bir görünme iştahının neredeyse ahlaki bir ölçü gibi sunulduğunu görüyoruz. Her karede yer alma arzusu, her ortamda varlığını ispat etme telaşı, insanı özünden koparıp bir vitrin nesnesine dönüştürüyor. Oysa sahicilik, görünmekle değil; görünmese de aynı kalabilmekle ölçülür. Kıyafetler, duruşlar, jestler; hepsi hakikatin değil, beğenilme arzusunun dili hâline geliyor. Şehirli görünme çabasıyla taşralı bir ruhun en gürültülü hâli sergileniyor: samimiyetsiz, yüzeysel ve geçici.
Hakikat reklama ihtiyaç duymaz; çünkü hakikat kendine yeter. Sahici olanın bir ispat derdi yoktur. Hak, bağırarak değil, varlığıyla anlaşılır. Adalet, alkışla değil, vicdanla yerini bulur. Fakat bugün insanın geri çekilmesi, kendini muhafaza etmesi adeta eksiklik gibi sunuluyor. Sükut, hikmet olmaktan çıkarılıp zayıflık sayılıyor. Oysa susabilmek, kendine hâkim olabilmenin en zor ve en asil biçimidir.
Bu yüzden sahici insanlar susar; çünkü her sözün bir kıymeti olması gerektiğini bilirler. Her yerde konuşmanın, sözü değersizleştirdiğini görürler. Onların susuşu bir korku değil, bir seçiştir. Bir tür iç muhasebe, bir tür ahlaki duruştur. Kalabalıkların içinde kaybolmamak için değil; kalabalıkların gürültüsüne karışmamak için susarlar. Çünkü bilirler ki sahicilik, kalabalıkta erimez; yalnızlıkta berraklaşır.
Ne acıdır ki bugün en çok görünenler, en az derinliği olanlardır. Gürültü arttıkça mana azalıyor; görünürlük çoğaldıkça kıymet düşüyor. İnsanlar bir kareye sığmayı, bir hakikate sığmaktan daha kıymetli sanıyor. Oysa tarih, yüzünü gösterenleri değil; iz bırakanları yazar. Sahici olan, göz önünde olandan çok, gönül derinliğinde yer bulandır.
Çağın en büyük kırılmalarından biri de şudur: İnsan, görünür olmak uğruna kendini kaybediyor. Başkalarının beğenisine göre şekillenen bir hayat, içten içe çürüyen bir hayattır. Sahicilik ise, insanın kendi hakikatiyle baş başa kalabilme cesaretidir. Bu yüzden en büyük erdem, her yerde görünmek değil; gerektiğinde görünmemeyi seçebilmektir. En büyük güç, konuşmak değil; yerinde susabilmektir.
Ve belki de bu yüzden, insan olabilmiş olanlar hâlâ bağıra bağıra susuyor. Çünkü onlar sahiciliğin sesinin gürültüyle değil, derinlikle duyulduğunu bilirler. Herkesin konuştuğu yerde susmak, hakikati korumaktır. Herkesin kendini gösterdiği yerde geri çekilmek, insan kalabilmenin son sığınağıdır. Gün gelir bu gürültü diner; geriye sadece sahiciliğin ağır ve sarsılmaz sesi kalır. İşte o zaman anlaşılacaktır ki, en büyük söz bazen hiç söylenmeyendir.