BAĞNAZLIĞIN GÖLGESİNDE: İZMLERİN ESARETİNDE İNSAN
İnsan, düşünmek için yaratıldı; fakat çoğu zaman düşündüğünü zannederken düşüncenin içine hapsolur. Fikir üretmek yerine fikrin tutsağı olur. Bağnazlık tam da burada başlar: Bir düşünceye sahip olmak değil, o düşüncenin sana sahip olmasıdır mesele. Sağ, sol, milliyetçilik, liberalizm, fundamentalizm, dincilik… Her biri bir anlam arayışının ürünü olarak doğdu; fakat zamanla insanın anlamını çalan kalıplara dönüştü.
Tarih boyunca düşünceler, belirlemeler, ideolojiler, insanın hakikate ulaşma çabasının araçları olmaktan çıkıp, hakikatin yerine konulmuştur. İnsanlar fikirleri savunduklarını sanırken aslında o fikirler tarafından yönetildiler. Bir slogan, bir bayrak, bir kavram; bazen bir insanın aklını, vicdanını ve hatta merhametini ipotek altına almaya yetti. Böylece düşünce özgürlüğü adına yola çıkanlar, düşüncenin en katı gardiyanları oldular.
Sağcılık ya da solculuk… Bir zamanlar toplumları anlamaya yönelik analizlerdi. Fakat zamanla insanları ayrıştıran, karşısındakini insan olarak değil “öteki” olarak gören kör bakışlara dönüştü. Aynı sokakta yaşayan insanlar, aynı ekmeği bölüşen komşular, bir ideolojik etiket uğruna birbirine düşman kesildi. İnsan, insana yabancılaştı.
Milliyetçilik, kavmiyetçilik, başlangıçta bir aidiyet hissi, bir kültür koruma refleksiydi. Ancak ölçüsünü kaybettiğinde başka milletleri aşağılayan, insanı sadece doğduğu coğrafyayla tanımlayan dar bir kalıba dönüştü. Oysa insanın değeri sınırlarla değil, vicdanıyla ölçülmeliydi. Fakat bağnazlık, bu inceliği yok etti.
Liberalizm, bireyin özgürlüğünü savunduğunu iddia etti; fakat çoğu zaman kabitale ve güçlü olanın zayıfı ezdiği bir düzene kapı araladı. Özgürlük söylemi altında insan, tüketim kültürünün bir nesnesine dönüştürüldü. Seçtiğini zanneden birey, aslında kendisine sunulan seçeneklerin mahkûmu oldu. Özgürlük, görünmez zincirlerle örüldü.
Fundamentalizm ve katı dincilik ise hakikatin mutlak temsilcisi olduğunu iddia ederek en büyük çelişkiye düştü. Çünkü hakikat, insanın tekelinde değildir. İnanç, insanı yüceltmesi gerekirken; bağnazlıkla birleştiğinde insanı küçülten, daraltan ve başkalarını yok sayan bir yapıya büründü. Din adına yapılan zulümler, aslında dinin değil, insanın karanlık tarafının eseriydi.
Yüzyıllar boyunca bu “izm”ler uğruna savaşlar yapıldı, şehirler yakıldı, masumlar katledildi. İnsanlık, fikirler uğruna kendini tüketti. Oysa fikirler insan içindi; insan fikirler için değil. Ne zaman bu denge bozuldu, işte o zaman medeniyet dediğimiz yapı çatırdamaya başladı.
Bağnazlık, sadece ideolojilerde değil; gündelik hayatta da kendini gösterir. Bir insanı dinlemeden yargılamak, farklı olanı dışlamak, kendi doğrularını mutlak kabul etmek… Bunların hepsi bağnazlığın farklı yüzleridir. İnsan, kendi zihninin duvarları arasında hapsolduğunu çoğu zaman fark etmez.
Modern çağ, bilgiye ulaşımı kolaylaştırdı ama hikmete ulaşmayı zorlaştırdı. İnsan artık daha çok biliyor, ama daha az anlıyor. Daha çok konuşuyor, ama daha az dinliyor. Bu gürültü içinde hakikat kayboluyor ve ideolojiler, boşluğu dolduran sahte tanrılar gibi yükseliyor.
Oysa hakikat, hiçbir ideolojinin tekelinde değildir. Hakikat; sade, derin ve insanın iç dünyasında yankı bulan bir çağrıdır. Ona ulaşmak için önce insanın kendi önyargılarını, kendi bağnazlıklarını sorgulaması gerekir. Çünkü en büyük put, insanın kendi zihninde inşa ettiği kesinliklerdir.
Ve nihayetinde insan şunu idrak etmelidir: Onu var eden bir hakikat vardır. İnsan başıboş değildir. Bu kâinat bir tesadüf değil, bir iradenin eseridir. İnsanın özü, Rabbi ile olan bağıdır. Hakikatin nihai kaynağı, insanın üstünde olan o yüce kudrettir. İdeolojiler gelip geçer, fikirler değişir, çağlar dönüşür; fakat insanın yaratılış gayesi değişmez: O da Yaradanını tanımak, O’na yönelmek ve O’na kulluk etmektir. İşte insan, ancak bu hakikati kavradığında ideolojilerin dar kalıplarından kurtulur ve gerçek özgürlüğe ulaşır.