SONSUZ HAYALLERİN İÇİNDE KAYBOLMUŞ BİR FANİLİK
İnsan, modern asırda en çok da hayallerini büyütmeyi öğrendi; ama kendisini kulluk açısından büyütmeyi unuttu. Ufku genişledi, ekranları çoğaldı, seçenekleri arttı. Fakat iç dünyası hep daraldı. Dünya kadar hayalin var, evet… ama o hayalleri taşıyacak bir yürek, bir ahlak, bir hakikat terazisi yok. Koşuyorsun, yetişiyorsun, kazanıyorsun; fakat nereye ve ne için olduğunu bilmiyorsun. Bu çağın en büyük trajedisi, insanın dışını inşa ederken içini ihmal eden bir marabaya dönüşmesidir.
Sağlığını tüketerek kurduğu hayaller, insanı ayakta tutmaz; bilakis onu yıkar. Geceleri uykusuz, gündüzleri huzursuz bir hayatın üzerine kurulan hiçbir başarı kalıcı değildir. Bedenin alarm verirken sen kariyer planı yapıyorsun. Ruhun çürürken sen vitrinini parlatıyorsun. Çağdaş insan, kendi mezarını yavaş yavaş konforla kazıyor; adına da “başarı” ve "ölümsüzlük" diyor.
Dürüstlük ise artık bir erdem değil, bir “strateji” olarak görülüyor. İşine geldiğinde doğru, işine gelmediğinde eğilip bükülen bir hakikat anlayışı… Oysa eğilip bükülen hakikat değil, insanın kendisidir. Yalanın, dedikodunun ve iftiranın kısa vadeli kazancı, aslında uzun vadeli bir çöküştür. Ama sen bunu görmek istemiyorsun; çünkü hakikatin yükü ağır, yalanın konforu ve sağladığı geçici zevkler tatlı geliyor.
İnsancıllık… O da bir slogan artık. Paylaşımlarda var, kalplerde yok. Bir fotoğrafın altına yazılan merhamet cümleleriyle vicdanını rahatlatıyorsun; ama kapının önündeki gerçek ihtiyaç sahibini görmezden geliyorsun. İyilik, görünür olduğu kadar var sanılıyor; oysa hakiki iyilik çoğu zaman görünmez olandır. Sen görünmeyeni değil, görüleni seviyorsun.
Paylaşmak yerine biriktirmeyi seçtin. Sahip oldukların arttıkça insanlığın azaldı. Oysa paylaşılmayan her şey, sahibini ağırlaştırır. Malın çoğaldı, gönlün daraldı. Sofran büyüdü, misafirin azaldı. Modern insan, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı başardı; çünkü paylaşmayı değil, sahip olmayı öğrendi.
Unutkansın… Hem de en tehlikeli şekilde. Nereden geldiğini unuttun, nereye gideceğini unuttun, niçin yaşadığını unuttun. Hatırladıkların ise seni oyalayan kırıntılar. Ölümü unuttun mesela; halbuki o, seni en çok hatırlayan gerçek. Her gün biraz daha yaklaşırken sen ondan uzaklaştığını sanıyorsun.
Kibir, bu çağın en sessiz salgınıdır. Bilgine güveniyorsun, gücüne güveniyorsun, senin koruyan ağa babalarına güveniyorsun, gençliğine güveniyorsun… ama hepsi geçici. Bir nefeslik mesafede olan bir hakikate karşı bu kadar büyüklenmek, insanın kendi acziyetini inkârıdır. Sen büyüdüğünü zannediyorsun; oysa sadece şişiyorsun. Ve şişen her şey, bir gün patlar.
Bohemsin; disiplinsizliği özgürlük sandın. Vefasızsın; sadakati yük bildin. Şikayetçisin; elindekini küçümsedin. Şükürsüzsün, olmayanın peşinde koşarken olanı heba ettin. Ve en tehlikelisi, her şeyin daimi olduğunu zannettin. Oysa hayat, bir misafirlikten ibaret. Ne makamın kalıcı ne malın, ne de sen…
Ve işte o an… Gürültünün bittiği, yalnızlığın seni kuşattığı, tüm maskelerin düştüğü o an… Boşlukta kaldığını fark ettiğin an… Ölümle yüzleştiğin andır. O an ne unvanların konuşur ne de birikimlerin. Sadece sen ve hakikat kalır. İşte o hakikat, sana baştan beri fısıldıyordu: İnsan, yaratılmıştır; başıboş değildir, asıl murat, Rabbini bilmek, O’na yönelmek ve kullukla kemale ermektir. Zira felah, ancak Allah’a teslim olan kalplerin nasibidir.