Biz yerli yersiz çok şeyi kafaya taktık. Oysa hayat, üzerine bu kadar yük bindirilecek kadar uzun değildi. Bir sözün, bir bakışın, bir ihtimalin peşine düşüp günlerimizi, aylarımızı ve en acısı yıllarımızı harcadık. Gönlümüze değmeyen şeyleri aklımızda büyüttük; bize ait olmayan yükleri canhıraş omuzladık. Halbuki ömür, bir nehir gibi akıp giderken insanın en büyük hatası, kalıcı sandığı bu dünyada geçici şeylere takılı kalması oldu.
Dostluk vardı mesela: Bir selamla çoğalan, bir hatırla derinleşen, bir dua ile ebedileşen samimi dostluklar. Ama biz, o dostlukların kıymetini bilmek yerine kırgınlıkları büyüttük. Bir yanlış anlamayı, bir eksik sözü, bir gecikmiş aramayı büyüttük de büyüttük. Neticede dostu değil, kırgınlığı besledik. Ve fark etmeden dostluğu kaybettik; elimizde sadece gururun soğukluğu kaldı.
Sayılı bir zaman içinde hayat vardı: Her sabah yeniden sunulan bir fırsat, her akşam hesap soran bir aynaydı. Lakin biz, hayatın kendisini değil, onun içindeki şekilsiz küçük hesapları büyüttük. Kimin ne dediğini, kimin ne düşündüğünü, kimin bizden daha önde göründüğünü dert edindik. Böylece hayatı yaşamak yerine hayatın kenarında, kendi kuruntularımızın gölgesinde oyalanıp durarak heba ettik.
Biz o ömrü, geçici heveslere, bitmek bilmeyen hırslara ve değersiz uğraşlara feda ettik. Kalıcı olanı ihmal ettik, geçici olana sarıldık. Ebedî olanı erteledik, fânî olanı büyüttük. Böylece ömür, bizim elimizde değil; bizim gafletimizde tükenip gitti.
Bir de zıttı vardı bütün bunların. Yani sükûnet yerine telaş, kanaat yerine hırs, teslimiyet yerine kontrol arzusu. İnsan, neye yönelirse onun zıddına sürüklenir çoğu zaman. Biz huzuru ararken huzursuzluğa, anlamı ararken anlamsızlığa düştük. Çünkü yanlış yere baktık, yanlış şeyi büyüttük. Kalbin yükünü azaltmak yerine zihnin gürültüsünü çoğalttık.
Oysa hakikat daha sadeydi: İnsan, kafaya taktığı kadar ağırlaşır; bıraktığı kadar hafifler. Bir şeyi büyütmek, ona hak ettiğinden fazla değer vermektir. Biz değersiz olanı büyüttük, değerliyi küçülttük. Bu yüzden yorgunuz şimdi. Bu yüzden kalabalıklar içinde yalnız, başarıların ortasında eksik, hayatın içinde hayatsız hissediyoruz.
Şimdi dönüp bakınca görüyoruz ki; mesele, başımıza gelenler değildi. Mesele, bizim neyi büyüttüğümüzdü. Ömür, üzerine titremesi gereken bir emanetti, biz ise onu takıntılarımıza kurban ettik. Ama hâlâ vakit var... Bırakmayı öğrenen için, sadeleşen için, kalbine yük değil huzur biriktiren için çünkü insan, neyi bırakırsa oradan özgürleşir, neyi büyütürse onun esiri olur.