DEĞERİ KALMADI...

"Eskiden" deriz söze başlarken; insan birkaç sarfettiği kelamın ağırlığıyla tartılırdı. Şimdi söz gereğince çoğaldı ama manevi ağırlığı azaldı. Herkes konuşuyor ama kimse kimseyi duymuyor gibi çünkü herkes bir şey söylüyor ama söylenenlerin pek azı kalbe değiyor. Anadolu'da “söz senettir” denilen günlerden, sözün bir sosyal medya paylaşımı kadar ömürlü olduğu günlere nasıl gele bildik? Tabi, dostluğun da değeri kalmadı; çünkü dostluk artık zor günün kapısını çalmak değil, iyi günün fotoğrafında görünmek sanılıyor. Akrabalığın da değeri kalmadı; bayramdan bayrama gönderilen hazır mesajlar, yılların hatırının yerine geçti. Vefanın değeri de kalmadı; çünkü insan artık kendisine yapılan iyiliği bile hafızasında tutacak kadar boşluk bulamıyor. Ne acıdır ki teknoloji hafızaları büyüttü buna karşılık insanların hatırını küçülttü.

Şehirler büyüdü, kentler genişledi, binalar göğe yükseldi; fakat insanın içindeki manevi ev küçüldü. Eskiden bir mahallede herkes birbirinin derdini bilirdi, şimdi aynı apartmanda yaşayanlar birbirinin adını bilmiyor. Modernleşiyoruz diye kapıları çelik yaptık ama gönülleri de kilitledik. Evlerimiz akıllandı, insan ilişkilerimiz ise tuhaf biçimde akılsızlaştı. Şehir büyüdükçe insanın yalnızlığı da büyüdü. Caddeler ışıl ışıl, vitrinler göz kamaştırıyor; fakat nice evin içinde karanlık bir sessizlik oturuyor. İnsanlığın garip bir terakkisi bu: Daha hızlı gidiyoruz ama nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Daha çok şeye sahibiz ama kendimize daha az sahibiz.

Unvanların, makamların ve koltukların değeri ise bambaşka bir ironiye dönüştü. İnsan bazen makamı taşıyacağına makam zorlanarak da olsa insanı taşıyor. Bir kartvizite birkaç satır yazınca kendisini tarihin önemli şahsiyetlerinden sananlar var. Dün kapısında bekleyenlere bugün kapısını kapatanlar, koltuğun kendilerine ebedî tahsis edildiğini zannediyor. Oysa makam dediğin şey, insanın karakterini büyütmez; sadece karakterinin ne olduğunu biraz daha görünür hâle getirir. Küçük insan makamda büyümez, küçüklüğünü daha yüksekten gösterir. Bugün makam için birbirine tebessüm edenlerin, yarın makam gidince birbirinin yüzüne bakmaması da bu çağın en tanıdık trajik komedisidir. Koltukların bir kusuru yok aslında; mesele, bazı insanların oturunca kendilerini koltuğun sahibi değil, dünyanın sahibi zannetmesi saftirikliğine kaptırmasıdır.

Tabi olağan hızıyla hayat devam ediyor çalışan insanlar ile servet çoğaldı, rahatlık arttı, imkânlar genişledi; fakat kanaatin değeri kalmadı. İnsan, dün hayalini kurduğu şeye bugün sahip oluyor, yarın ise ondan sıkılıyor. Bir zamanlar “Şu olsa yeter” denilen şeyler şimdi “Bunlar da mı var?” diye küçümseniyor. Ev büyüyor, gönül daralıyor; araba değişiyor, karakter yerinde sayıyor; banka hesabı kabarıyor, merhamet hesabı ise eksilerde seyrediyor. Rahat yaşamak için bütün ömrünü harcayan insan, sonunda mezara giderken yanında bir yastık bile götüremeyeceğini neden ise hep unutuyor. Dünya nimetlerini kullanmak başka, dünyanın insanı kullanmasına izin vermek başkadır. Fakat modern insan, sahip olduğu şeylerin sahibi olduğunu sanırken, çoğu zaman onların esiri hâline geliyor.

Çapın meşguliyetleri; siyaset, gruplaşma ve hizipleşme ise insanı insan olmaktan çıkaran yeni post-modern kabileciliklerin adı oldu. Aynı hakikate farklı pencerelerden bakanlar konuşmak yerine kavga etmeyi tercih ediyor. Herkes kendi tarafının hatasını “strateji”, karşı tarafın doğrusunu ise “ihanet” sayıyor. İnsanlar fikir sahibi olmaktan çok, taraf sahibi olmaya başladı. Oysa fikir insanı yükseltmeliydi; biz onu birbirimizi küçültmenin sopası hâline getirdik. Aynı sofraya oturanların, farklı düşününce birbirine düşman kesildiği bir çağdayız. “Bizden mi, değil mi?” sorusu, “Doğru mu, yanlış mı?” sorusunun önüne geçti. İşte değer erozyonu tam da burada başlıyor: İnsan, hakikati değil tarafını sevdiğinde; adaleti değil kendine yakın olanı koruduğunda, bütün büyük kelimeler yavaş yavaş içi boş tabelalara dönüşüyor.

Ve nihayet, büyüklüğün değeri kalmadı, küçüklüğün değeri kalmadı; millet olmanın, birlikte yaşamanın, yardımlaşmanın, komşuluğun, merhametin ve insan kalmanın değeri aşınıyor. Herkes görünmek istiyor ama kimse gerçekten görünmek istediği hâlin ne olduğunu sorgulamıyor. Herkes konuşuyor, fakat hakikatin sesi kalabalıkta kayboluyor. Ey bedbaht ademoğlu! Bu kadar bina yaptın, peki içinde yaşayacak bir gönül bıraktın mı? Bu kadar servet biriktirdin, peki paylaşacak bir merhametin kaldı mı? Bu kadar makam istedin, peki bir gün hepsinden ineceğini düşündün mü? Bu kadar taraf oldun, peki sonunda aynı toprağın altında tarafsız kalacağını hatırladın mı? Çünkü günün sonunda şehir de, makam da, servet de, alkış da, unvan da geride kalacak. Ve belki de insanın ardında sadece şu soru kalacak: “Bunca şeyin peşinden koştun da, insan olarak neyini koruyabildin?” Bu süreçte asıl korkumuz şudur: Bir gün her şeyi kazanmış gibi görünüp, aslında değer verdiğimiz her şeyi kaybetmiş olabiliriz. O hâlde ey insan, kendine gel! Çünkü değerler erozyona uğrarsa, geriye üzerinde yaşayacak sağlam bir toprak da kalmaz.