Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” şiirinin başlığını ilk gördüğünüzde insan ister istemez duruyor.

“Köylüleri neden öldürelim?”

Bir şair neden böyle bir cümle kurar?

Belki de şiirin bütün meselesi tam burada başlıyor.

Çünkü Erbaş’ın “köylü” dediği yalnızca tarlasında çalışan, hayvanına bakan, köyünde yaşayan insan değildir. Şiirdeki köylü, belirli bir toplumsal düzenin içinde şekillenmiş insandır. Toprağın, mülkiyetin, geleneğin, erkekliğin ve sorgulanmadan devralınan doğruların arasında sıkışmış bir insan.

Dolayısıyla şiirin asıl hedefi köylü değil; köylüyü köylü yapan toplumsal ilişkilerdir.

Feodalite dediğimiz şey yalnızca toprak sahibi ile köylü arasındaki ekonomik ilişki değildir. Aynı zamanda insanın insana hükmetme biçimidir. Kim konuşacak, kim susacak, kimin sözü geçecek, kadın nerede duracak, çocuk nasıl yetiştirilecek, gelin kime hesap verecek…

Bunların hepsini belirleyen görünmez bir düzen vardır.

Ve bu düzen çoğu zaman kendisini “gelenek” diye tanıtır.

“Bizde böyle.”

İki kelime.

Bazen yüzyıllık bir baskıyı meşrulaştırmaya yetiyor.

Şiirin kadın meselesine dokunduğu yer de bu nedenle önemli. Çünkü ataerkillik yalnızca erkeğin kadına bağırması ya da kadının hayatına açıkça müdahale etmesi değildir. Kadının ne giyeceğinden kiminle evleneceğine, ne kadar konuşacağından nasıl yaşayacağına kadar uzanan bir itaat kültürüdür.

Üstelik bu kültür yalnızca erkekler tarafından taşınmaz. Toplum tarafından yeniden üretilir. Dün baskıya uğrayan, bugün aynı baskının taşıyıcısı olabilir.

Çünkü gelenek bazen acıyı yalnızca miras bırakmaz; acının nasıl yaşanacağını da öğretir.

Burada cehalet meselesi de devreye girer. Fakat cehaleti yalnızca “okumamış olmak” şeklinde anlamak şiiri eksiltir. Asıl mesele, sorgulamamaktır.

İnsan bazen çok şey bilir ama hiçbir şeyi sorgulamaz.

Babasından gördüğünü oğluna, annesinden duyduğunu kızına aktarır. “Neden?” sorusunu sormadığı sürece gelenek bilgiye dönüşmez; yalnızca tekrara dönüşür.

Belki de şiirin rahatsız edici tarafı budur.

Erbaş, “köylüleri öldürelim” derken aslında bize şu soruyu sordurur:

İnsanı değiştirmek mi istiyoruz, yoksa onu bu hale getiren düzeni mi?

Çünkü bir insanı yalnızca içinde bulunduğu koşullar üzerinden suçlamak kolaydır. Daha zor olan, o koşulların nasıl üretildiğine bakmaktır.

Bir köyde kadının söz hakkı yoksa yalnızca kadına değil, o söz hakkını yok eden toplumsal yapıya bakmak gerekir.

Bir çocuk sorgulamadan büyüyorsa yalnızca çocuğa değil, ona sorgulamamayı öğreten aile ve eğitim düzenine bakmak gerekir.

Bir insan toprağı, evi, aileyi ve hatta insan ilişkilerini bir mülkiyet meselesi olarak görüyorsa yalnızca onun karakterine değil, mülkiyeti hayatın merkezine koyan toplumsal ilişkilere bakmak gerekir.

İşte şiirin “köylü” üzerinden yaptığı şey tam olarak budur: Bir insan tipinden hareketle bir zihniyeti görünür kılmak.

Üstelik bunu didaktik bir sosyoloji metniyle değil, kışkırtıcı bir şiir diliyle yapar.

Belki de bu yüzden şiirin başlığına takılıp kalmak yerine, şiirin nereye vardığına bakmak gerekir.

Çünkü mesele öldürmek değildir.

Mesele, neyi öldürmemiz gerektiğidir.

İnsanı mı?

Yoksa insanın içine yerleşmiş tahakkümü mü?

Kadını susturan anlayışı mı?

Sorgulamayı ayıp sayan cehaleti mi?

Toprağı insandan, erkeği kadından, büyüğü küçüğünden üstün gören o eski hiyerarşiyi mi?

Belki de bugün hâlâ bu şiiri konuşmamızın nedeni budur.

Çünkü köyler değişti, şehirler büyüdü, telefonlar akıllandı, hayatlarımız dijitalleşti. Fakat bazı zihniyetler adres değiştirmekle ortadan kaybolmuyor.

Köyden apartmana taşınabiliyorlar.

Tarladan plazaya çıkabiliyorlar.

Eski evden yeni eve, gelenekten modern hayata sızabiliyorlar.

Ve bazen insan köyden çıkıyor ama köyün zihniyetinden çıkamıyor.

O halde belki de Şükrü Erbaş’ın sorusunu bugün başka türlü sormak gerekiyor:

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Hiç değil.

Asıl soru şu:

İnsanı köylü yapan, kadını susturan, sorgulamayı engelleyen, itaati erdem sayan o düzeni nasıl dönüştürmeliyiz?

Çünkü insanı değiştirmekten önce, insanı biçimlendiren dünyaya bakmak gerekiyor.

Belki de öldürülmesi gereken köylü değil; insanın içine yerleşmiş tahakküm, cehalet ve değişmezlik fikridir.

Ve şiirin sonunda sorulan o soru, bütün tartışmayı başka bir yere taşır:

“Köylüleri, söyleyin nasıl / nasıl kurtaralım?”

Belki de mesele tam olarak budur.

Öldürmek değil, kurtarmak.

İnsanı değil, insanı kuşatan dünyayı değiştirmek.