Bazı meseleler vardır, siyasetin sınırları içinde tartışılır. Bazıları ise siyasetin sınırlarını aşarak insanlığın ortak hafızasına ve vicdanına hitap eder.

Filistin meselesi, bugün tam da böyle bir eşikte duruyor.

Birleşmiş Milletler’in 81. Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze ve Filistin konusunda yaptığı konuşma, yalnızca Türkiye’nin dış politika yaklaşımının değil, uluslararası sistemin adalet ve insan hakları iddiasının da yeniden tartışılmasına vesile oldu.

Erdoğan’ın konuşmasının merkezinde açık bir siyasal ve diplomatik hedef vardı: 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması. Türkiye’nin Filistin’in haklarını uluslararası platformlarda savunmaya devam edeceği mesajı da bu çerçevede ortaya konuldu.

Bu yaklaşım, Erdoğan’ın yıllardır BM kürsüsünde dile getirdiği temel çizginin devamı niteliğinde.

Ancak bu konuşmayı yalnızca bir devlet başkanının diplomatik söylemi olarak okumak, meselenin asıl ağırlığını gözden kaçırmak olur. Çünkü Gazze artık yalnızca bir dış politika olayı değildir.

Gazze, uluslararası düzenin insan hayatını koruma kapasitesinin sınandığı bir vicdan meselesidir.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarında sıkça vurguladığı üzere Filistin meselesi, kişisel veya parti siyasetine indirgenebilecek bir konu değildir. Çünkü bir çocuğun yaşam hakkının siyasi aidiyeti yoktur. Bir sivilin korunması herhangi bir ideolojinin tekelinde değildir. İnsan onuru, hiçbir devletin veya siyasi hareketin mülkiyetinde değildir.

Türkiye’de hükümetin Filistin politikasını eleştirmek, diplomatik yöntemleri tartışmak, ekonomik ilişkiler konusunda farklı görüşler ortaya koymak mümkündür. Bunların tamamı demokratik siyasetin meşru alanı içerisindedir. Ancak siyasi yöntemler konusunda farklılaşmak ile insani acıyı görmezden gelmek aynı şey değildir.

Tam da burada siyasetin üzerinde bir alan beliriyor: VİCDAN.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Filistin’in sesi biz olacağız” şeklindeki mesajı, Türkiye’nin Filistin politikasının temel eksenini açık biçimde ortaya koymaktadır. Konuşmanın devamında Filistin’i henüz tanımayan ülkelere tutumlarını gözden geçirme çağrısı yapılması ve bağımsız Filistin devletine yönelik vurgu, meselenin yalnızca insani yardım boyutuyla sınırlı görülmediğini göstermektedir.

Bu noktada Erdoğan’ın söyleminin güçlü tarafı, Filistin meselesini yalnızca bölgesel bir çatışma bağlamında değil, uluslararası hukuk ve çok taraflı diplomasi bağlamında ele almasıdır.

Çünkü mesele yalnızca Gazze’de ne yaşandığı değildir. Aynı zamanda uluslararası toplumun bu yaşananlara karşı hangi mekanizmaları işletmeye muktedir olduğudur. Birleşmiş Milletler’in varlık gerekçesi de burada önem kazanıyor.

BM, bütün devletlerin aynı düşünmesini sağlamak için kurulmadı. Farklı devletlerin, farklı çıkarların ve farklı siyasi pozisyonların ortak kurallar çerçevesinde konuşabilmesi için kuruldu.

Dolayısıyla BM kürsüsünde asıl sınanan şey yalnızca konuşmacılar değildir. Uluslararası sistemin kendi ilkeleridir.

Erdoğan’ın konuşması sırasında İsrail heyetinin salondan ayrılması, toplantının en dikkat çekici görüntülerinden biri oldu. Bu davranışın diplomatik gerekçeleri farklı biçimlerde yorumlanabilir; ancak görüntünün kendisinden daha önemli olan, ortaya çıkan sorudur. Devletler, kendi tezlerini savunurken karşı görüşü dinlemeye ne ölçüde hazır?

Uluslararası hukuk, güçlü olanın değil ortak kuralların dili olabilir mi?

Ve daha önemlisi: İnsan hayatı söz konusu olduğunda uluslararası toplum gerçekten ortak bir vicdan geliştirebilir mi?

Bunlar yalnızca Filistin’e ilişkin sorular değildir.

Bunlar, 21. yüzyıl uluslararası sisteminin temel sorularıdır.

Gazze hakkında konuşurken çoğu zaman rakamlarla konuşuyoruz. Ölü sayısı, yaralı sayısı, yerinden edilenler, yıkılan binalar…

Oysa her rakamın arkasında bir insan vardır.

Bir çocuk.

Bir anne.

Bir baba.

Bir aile.

Bir yarım kalmış hayat.

Bu nedenle Gazze’yi yalnızca stratejik hesaplar, güvenlik politikaları veya jeopolitik dengeler üzerinden okumak yetersizdir.

Uluslararası ilişkiler açısından çatışmanın nedenleri ve sonuçları elbette analiz edilmelidir. Ancak siyasal analiz, insanı görünmez hale getirdiği anda kendi sınırına ulaşır.

Burada hukuki kavramların da titizlikle kullanılması gerekir. “Soykırım” gibi ağır hukuki nitelendirmelerin hukuki sonuçları, yetkili uluslararası mekanizmaların değerlendirmeleriyle ele alınmalıdır. Bu hukuki hassasiyet, Gazze’deki insani acıyı küçültmez; aksine meselenin ciddiyetini ve hukuk düzeninin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

New York’taki BM kürsüsünün Türkiye açısından en önemli yansıması belki de Ankara’da ortaya çıkacaktır. Çünkü Filistin, Türkiye toplumunda güçlü bir insani ve siyasi karşılığa sahip. Bu nedenle mesele kolaylıkla iç siyasi rekabetin parçası haline gelebilmektedir.

Oysa iktidarın politikasını eleştirmek başka bir şeydir; Gazze’deki sivillerin yaşadığı acıya kayıtsız kalmak başka. Muhalefetin farklı bir diplomatik yöntem önermesi başka bir şeydir; Filistin meselesini önemsememek başka.

Demokratik siyaset farklı görüşlerin rekabetidir.

Fakat insan hakları konusunda ortak bir zemin oluşturabilmek, demokrasinin olgunluk göstergelerinden biridir.

İhtiyacımız olan şey herkesin aynı siyasi düşünceyi taşıması değildir.

Farklı düşünürken aynı insani sınırı koruyabilmektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsünden Filistin konusunda ortaya koyduğu yaklaşım, Türkiye’nin uluslararası alandaki diplomatik çizgisinin açık bir ifadesidir. Aynı zamanda Gazze meselesini küresel kamuoyunun gündeminde tutma çabasının devamıdır.

Fakat Filistin meselesinin anlamı bir liderin söyleminden daha geniştir.

Çünkü mesele, bir siyasi partinin meselesi değildir.

Bir hükümetin meselesi değildir.

Bir ülkenin iç siyasetinin meselesi hiç değildir.

Mesele, insan hayatının değeridir.

Mesele, yarınlara umutla bakabilecek o güzel çocukların gülen yüzleridir.

Bu yüzden BM kürsüsünden yükselen sesin Ankara’daki karşılığı siyasi tek seslilik olmamalıdır.

Tam tersine, farklı siyasi görüşlerin aynı insani ilkelerde buluşabilmesi olmalıdır.

Aynı düşünmesek de, aynı siyasi ideolojiye mensup olmazsak da bu konu da aynı çizgide hareket etmemiz gerekiyor.

Belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Aynı düşünmek zorunda olmadan, aynı insanlık sınırını koruyabilecek miyiz?

Çünkü Filistin meselesi yalnızca bir dış politika meselesi değil; uluslararası sistemin adalet iddiasının, uluslararası hukukun caydırıcılığının ve insanlığın ortak vicdanının sınandığı bir alandır.

New York’taki kürsüden dünyaya bakarken aslında hepimiz aynı soruyla karşı karşıyayız:

Siyasetin bittiği yerde vicdan başlayabiliyor mu?

İşte Filistin meselesinin asıl ağırlığı da burada yatıyor.