Tarihi mirası kadim Muş’umuzun Bulanık ilçesine bağlı Mollakent (Melekent) köyü, bilinen tarihin seyrini yeniden değiştirebilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen, bu potansiyeli ortaya çıkaracak iradeyi yeterince gösteremedik. Urartulardan Bizansa, Abbasilerden Selçuklulara, Akkoyunlulardan Osmanlı’ya kadar birçok medeniyete ev sahipliği yapan bu kadim belde, bugün tarihin tozlu sayfalarında kaybolmamak için sessiz bir mücadele veriyor.
Anadolu’nun doğusunda, Bilican Dağı’nın batı tarafı eteklerinde yer alan Mollakent, sıradan bir köy değildir. Bölgedeki höyükler, baraj kalıntıları, mağaralar ve özellikle Helenistik-Roma dönemine uzanan nekropol ve kilise alanları, buranın çok daha eski bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Urartu izleri hâlâ toprağın altında ve üstünde kendini hissettirmektedir. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra ise yeni bir sayfa açılır. Sultan Alparslan’ın, savaşta büyük yararlılık gösteren Seyyid Abdülhadi Bağdadi ailesine bu civarı hibe etmesiyle İslami yerleşim kök salar. 13. yüzyılın sonlarında Seyyid Kara Abdal önderliğinde köyün temeli atılır, önce cami, ardından 14. yüzyıl başlarında (1321 civarı) medrese, kulleteyn, divan köşkü ve müderris konağı yükselir.
İşte bu kadim medrese, Mollakent’i Anadolu’daki medrese kültürünün en kadim ve köklü merkezlerinden biri haline getirir. Ahlat taşından inşa edilen yapı, yalnızca dersliklerden ibaret değildir; cami, hazire, divan köşkü, kulleteyn, aşhane, bizirhane ve diğer müştemilatıyla tam bir külliye özelliği taşır. Asırlar boyunca Sühreverdi tarikatı etkisi altında gelişir, sonra Hâlidî Nakşibendî geleneğiyle devam eder. 18. ve 19. yüzyıllarda Molla Abdurrahman-ı Melekendî gibi isimler bölge sınırlarını aşan bir şöhrete ulaşır. Birinci Dünya Savaşı’nın ve Rus işgalinin yarattığı kesintiden sonra 1928’de yeniden canlanır. 1990’lı yıllara kadar yüzlerce talebe yetiştirir; sarf, nahiv, tefsir, hadis, mantık ve fıkıh dersleriyle Doğu Anadolu’nun irfan hayatına damgasını vurur. Seyyid Abdullah, Şeyh Halife İhsan-ı Mellekendî ve Seyda Molla Abdullah bu geleneğin son büyük temsilcileridir.
Mollakent denilince akla ilk gelen, tarihi mezarlıklar ve Osmanlı kültürüne ait medrese yapısıdır. Selçuklu’dan Beylikler dönemine, Karakoyunlu ve Akkoyunlu’dan Osmanlı’ya uzanan mezar taşları, zengin motifleri ve kitabeleriyle adeta bir açık hava müzesidir. Seyyid Kara Abdal çilahanesinde Seyyid Şeyh Ömer Sahubi’nin türbesine kadar birçok yapı, buranın yalnızca bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda bir manevi merkez olduğunu hatırlatır. Mezarlık, bir yandan ilmi geleneğin, diğer yandan sanat ve zanaatın izlerini taşır.
Ne var ki bugün bu kadim belek mirası, yeterli koruma ve tanıtımdan yoksun bir şekilde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Nüfus azalmış, belde statüsü kaybedilmiş, yapılar zamanın ve ihmalkârlığın yükü altında. Oysa Mollakent, yalnızca Muş’un değil, Anadolu’nun ortak hafızasının bir parçasıdır. Arkeologların son yıllarda buraya gösterdiği ilgi, Malazgirt Savaşı alan araştırmaları kapsamında yapılan ziyaretler, potansiyelin fark edildiğini gösteriyor. Ancak farkındalık yetmez; irade gerekir.
Bu topraklar bize emanettir. Medrese külliyesinin restorasyonu, mezarlığın korunması, bilimsel kazı ve yüzey araştırmalarının desteklenmesi, kültürel turizmin geliştirilmesi gibi adımlar çok önemlidir. Bunlar imkânsız işler değildir. Yerel yönetimler, üniversiteler, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve sivil irade bir araya geldiğinde, Mollakent yeniden hak ettiği yere gelebilir. Bir açık hava müzesi, bir irfan merkezi, bir turizm destinasyonu olabilir.
Saklı tarih, ortaya çıkarıldığında yalnızca geçmişi aydınlatmaz; bugüne ve yarına da ışık tutar. Mollakent’i unutmamak, onu yaşatmak, bizim ortak sorumluluğumuzdur. Çünkü bir milletin gücü, hafızasını ne kadar güçlü tuttuğuyla ölçülür.