Türk milletinin Anadolu'daki son büyük ölüm-kalım mücadelesinde 30 Ağustos 1922, iki asrı aşan ricat devrinin tersine çevrildiği gündür. Fakat o gün Dumlupınar'da kesilen hükmün yalnız bir muharebe meydanına ait olmadığını, Türk milletinin istiklal davasının her devirde yeni bir cepheye taşındığını da bilmek gerekir. Bugün o cephenin adı teknolojidir.
Karlofça'dan Mondros'a uzanan iki asırlık geri çekilişin sebebini yalnızca cephelerde aramak, tarihe yarım bakmaktır. Hudutlarımız geriye çekilirken tezgâhlarımız, tersanelerimiz ve mekteplerimiz de geriye çekilmiştir. Avrupa buhar kazanını ateşlerken, çeliği fabrikada döverken, ilmi mektepte teşkilatlandırırken, biz kaybettiğimiz her karış toprağın hesabını yalnız süngüyle görmeye çalıştık. Sanayi Devrimi'ni kaçıran milletin, kaçırdığı asrın bedelini toprakla ödediği hakikatini bize öğreten şey, cephelerde dökülen kandır. Çanakkale'de düşman zırhlısına karşı Seyit Onbaşı'nın sırtında taşıdığı mermi, bir milletin kahramanlığının olduğu kadar kendi topunu kendi dökemeyen bir devletin çaresizliğinin de vesikasıdır.
İşte bunun içindir ki İstiklal Harbi, yalnız bir cephe zaferi değil; yokluk içinde imkân üreten bir milletin irade zaferidir. Ankara'nın tezgâhlarında onarılan tüfek, kağnı üstünde Sakarya'ya taşınan mermi, imkânsızlığı mağlup eden bir aklın eseridir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, zafer henüz taze iken "Kılıçla fetheden, kalemle fethedenin karşısında mağlup olmaya mahkûmdur" derken, İzmir İktisat Kongresi'yle, Sümerbank'la, Etibank'la, Nuri Demirağ'ın uçağıyla, Devrim otomobiliyle bu milletin önüne konulan hedef bellidir. Süngünün çizdiği hududu artık akıl, ilim ve sanayi muhafaza edecektir.
Zira istiklal yalnız bayrağın dalgalanması demek değildir. Tohumunu, ilacını, çipini, motorunu, yazılımını başkasından bekleyen bir millet, hudutları mahfuz olsa bile iradesi ipotekli bir millettir. Bu hakikati bize kitaplar değil, ambargolar öğretmiştir. Elimizi kolumuzu bağlamak isteyen mektuplar, teslim edilmeyen uçaklar, ödediğimiz halde verilmeyen silahlar, düğmesine başkasının bastığı sistemler, Sevr'in yırtılan kâğıdını, tedarik zincirinin ince yazılarıyla yeniden yazma teşebbüsünden başka bir şey değildir. Bir milleti diz çöktürmek için artık orduya lüzum yoktur, bir vananın kapatılması, bir lisansın iptali, bir yazılımın kilitlenmesi kâfi görülmektedir.
Türk milleti, bu kuşatmaya da alışkın olduğu gibi cevap vermiştir. Vermediğinizi kendimiz yaparız. Semalarımızda süzülen insansız hava araçları, kendi çeliğinden yükselen millî muharip uçağımız, kendi tersanelerimizde omurgası atılan harp gemilerimiz, kendi fabrikamızda banttan inen elektrikli otomobilimiz, uzaya uzanan programımız, kendi laboratuvarımızda geliştirilen aşımız; hepsi aynı iradenin, Kocatepe'de doğan o "artık yeter" hükmünün bugünkü tercümesidir. Bir zamanlar dışarıdan satın almak için sıraya girdiğimiz sistemlerin bugün müşterisi değil, satıcısı olmamız, tesadüf değil; iki asırlık hicranın hafızada tuttuğu dersin meyvesidir.
Fakat Türk'ün hesabı henüz kapanmamıştır. 26 Ağustos sabahı Afyon hattının yarılması nasıl zaferin kendisi değil, Dumlupınar'a giden yolun açılması idiyse, bugün elde ettiğimiz her başarı da nihai hedefin kendisi değil, ona giden yolun taşıdır. Önümüzde yarılmayı bekleyen hatlar bellidir: yarı iletken ve çip teknolojisi, yapay zekâ ve büyük veri, kuantum, ileri malzeme, batarya ve enerji depolama, biyoteknoloji, kritik hammadde, uzay ve nihayet hepsinin temelinde duran millî yazılım. Bu hatlar yarılmadıkça, yaptığımız her yerli ürünün içinde başkasının izni saklı kalmaya devam edecektir.
Bu taarruzun topçusu artık laboratuvarlar, süvarisi mühendislik ofisleri, piyadesi ise tezgâh başındaki ustalarımız ve klavye başındaki gençlerimizdir. Bugünün Kocatepe'si, sabaha karşı ışığı sönmeyen bir araştırma merkezidir. Bugünün Sakarya'sı, on yıl sabır gerektiren bir teknoloji programıdır. Bugünün Mehmetçiği ise atölyede devre kuran, kod yazan, prototipini bozup yeniden yapan, teknoloji yarışmalarında ter döken çocuklarımızdır. Bir milletin istikbali, elindeki bütçeyle değil, yetiştirdiği kafayla ölçülür. Onun içindir ki gençliğimizi teknolojiyle buluşturan her atölye, her festival, her laboratuvar bugünün cephane fabrikasıdır.
Şunu da açık yüreklilikle söylemek gerekir: Teknolojide istiklal, tek bir ürünle, tek bir kahramanlık hikâyesiyle kazanılmaz. Sabır ister sermaye ister sebat ister en çok da nesiller boyu bozulmayan bir istikamet ister. Sakarya'da yirmi iki gün ve gece boyunca hat nasıl kanla tutulduysa, teknolojide de hat ancak yılların kesintisiz emeğiyle tutulur. Bir günde kurulan fabrika yoktur, bir günde yetişen mühendis yoktur, bir günde kazanılan bilgi birikimi yoktur. Bu yolda en büyük tehlike düşmanın kudreti değil, bizim sabırsızlığımız ve alâkamızın sönmesidir.
Kocatepe'de alınan karar, Dumlupınar'da verilen hüküm, İzmir'de nihayet bulan hakikat bellidir: Bu vatan üzerinde son söz Türk milletinindir. Bugün bize düşen, o sözü yalnız tarih kitaplarında değil, kendi çipimizde, kendi motorumuzda, kendi yazılımımızda, kendi uydumuzda tekrar söyleyebilmektir. Süngüyle çizilen hududu ancak akılla kurulan sanayi muhafaza eder.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İstiklal Harbi'ne omuz veren kahraman silah arkadaşlarını, bu toprakları kanlarıyla, canlarıyla bizlere vatan kılan şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnetle yad ediyorum. Onların süngüyle kazandığı istiklali, ilim ve teknolojiyle ebedî kılmak bu neslin namus borcudur.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.