Bir ülkenin ruh halini anlamak için bazen ekonomik göstergelere, siyaset gündemine ya da istatistiklere bakmaya gerek yoktur. İnsanların yüzüne bakmak yeterlidir.
Son yıllarda antidepresan kullanımının toplumdaki görünürlüğü bize aslında başka bir şeyi anlatıyor: İnsanlar sadece hastalıklarla değil, hayatın kendisiyle mücadele ediyor.
Peki neden?
Geçim derdi var. Alım gücü düşüyor. İnsanlar aynı maaşla her geçen gün daha az şey satın alabiliyor. Gelir eşitsizliği büyüdükçe, bir tarafta gösterişli hayatlar yaşanırken diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan insanların olması, toplumdaki adalet duygusunu da zedeliyor.
İş yerlerinde mobbing, geçim sıkıntısı, işsizlik korkusu ve tükenmişlik sendromu derken insanlar yalnızca çalışmaktan değil, yaşamaktan yoruluyor.

Bir de gelecek endişesi var.
Genç, “İyi bir eğitim alsam ne olacak?” diye düşünüyor. Çalışan, “Yarın işimi kaybedersem ne yaparım?” diye korkuyor. Emekli, “Ay sonunu nasıl getireceğim?” diye hesap yapıyor.
Siyasi tartışmaların bitmek bilmeyen gerilimi ve toplumsal kutuplaşmalar da bu karamsarlığı besliyor.
Sonra hayatımıza sosyal medya girdi.
Dünyanın her yerinden haberdar olduk ama bazen kendi hayatımızdan uzaklaştık.
Sosyal medya bize herkesin mutlu, zengin, güzel ve başarılı olduğunu gösteriyor. Özenti duymamıza ve türlü algılar ve dayatmalarla bi nevi bizlere yön vermeye çalışıyor. Televizyon dünyası da yıllardır lüks hayatları, gösterişli yaşamları ve bir gecede ünlü olan insanları önümüze koyuyor.
İnsanlar başkalarının vitriniyle kendi hayatını karşılaştırmaya başlıyor.

Kolay yoldan zengin olma arzusu büyüyor.
Kumar ve yasa dışı bahis, “bir gecede hayatımı değiştiririm” düşüncesini besliyor. Kaybeden daha fazlasını oynuyor, borçlanan borcunu kapatmak için yeniden risk alıyor. Sonunda para kaybının yanında aile ilişkileri, huzur ve özgüven de kaybediliyor.
Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ise başka bir kaçış kapısı haline gelebiliyor. İnsan bazen çözüm ararken kendisini daha büyük bir çıkmazın içinde buluyor.
Bütün bunların arasında aile de yara alıyor.
Geçim sıkıntısı, iletişimsizlik, ekonomik baskılar, güvensizlik ve hayatın getirdiği stres evlerin içine taşınıyor. Boşanmalar, parçalanan aileler ve yalnızlaşan insanlar toplumun ruhsal yükünü daha da ağırlaştırıyor.
Ve maalesef bunun bedeli bazen çok ağır oluyor.
Can kayıplarıyla sonuçlanan olaylar, şiddet, bağımlılıkların yol açtığı yıkımlar ve umutsuzluk, aslında hepimizin üzerinde düşünmesi gereken büyük bir toplumsal tablo ortaya çıkarıyor.

Elbette antidepresan ilaçlar gerektiğinde ve doktor kontrolünde önemli tedavilerdir. Mesele ilacın kendisi değildir.
Mesele şudur:
Neden bu kadar çok insan kendisini iyi hissetmek için bir desteğe ihtiyaç duyuyor?
Her mutsuzluğu hastalık, her çaresizliği kişisel başarısızlık olarak görürsek asıl sorunu kaçırırız.
Çünkü insan sadece ilaçla değil, adaletle, güvenle, sevgiyle, huzurla, insanca çalışma şartlarıyla ve geleceğe dair umutla da iyileşir.
İnanç zayıflığı, yalnızlık, aile bağlarının kopması, ekonomik sıkıntılar, haksızlık duygusu, sürekli kıyaslanmak, bağımlılıklar ve gelecek korkusu birbirine ekleniyor.
Ortaya da adı konulmamış büyük bir toplumsal yorgunluk çıkıyor.
Belki de Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca daha fazla ilaç değil.
İnsanına emeğinin karşılığını verecek bir ekonomi, adalet duygusunu güçlendirecek bir düzen, liyakati, aklı ve tüm renkleri ile yeteneği esas alan bir anlayış, gençlerine gelecek umudu verecek bir ülke ve insanların birbirine yeniden güvenebileceği bir toplum gerekiyor.
Çünkü bazen bir insanın ilaca değil, hayatının düzeleceğine dair gerçek bir sebebe ihtiyacı vardır.
Türkiye'nin asıl meselesi belki de şudur:
Neden bu kadar mutsuzuz?
Bu soruya dürüstçe cevap vermeden, yalnızca reçeteleri artırarak toplumun ruhunu iyileştiremeyiz.
Çünkü bir ülkenin ruhu bozuluyorsa, bunun reçetesi yalnızca eczanede bulunmaz.