Anadolu’nun kadim topraklarında, dağların gölgesinde hayat akıp giderken, mutfakta kaynayan tencerenin derdi de sokaktaki gençlerin geleceği de günden güne ağırlaşıyor. Bugün Muş’ta bir genci dinlediğinizde, cümlelerin sonu hep aynı ekonomik ve sosyal çıkmazlara çıkıyor. Gençlerin iş bulması, düzenli bir gelir elde etmesi, evlenmesi ve başını sokacak bir yuva kurması artık mucizelere kalmış gibi. Hayat pahalılığı, fahiş kira artışları, kreş ücretleri ve çocuk masrafları sadece cepleri değil, hayalleri de tüketiyor.

Artık pek çok genç çift evlilik masasına oturduğunda ya da çocuk kararı alırken sadece "Çocuk istiyor muyuz?" sorusunu sormuyor. Kendi kendilerine fısıldadıkları o acı gerçek şu, "Getireceğimiz bu yavruya hak ettiği hayatı verebilecek miyiz?"

Ekonomik belirsizlikler evlilik yaşını yukarı çekerken, ilk çocuğun doğumunu da yıllarca erteletiyor. İlk çocuğun gecikmesi ise domino etkisiyle ikinci ve üçüncü çocuk ihtimalini tamamen ortadan kaldırıyor. Muş’un sokaklarında gezinirken, yeni evlenen gençlerin bütçesine uygun 2+1 veya 3+1 ev bulmanın ne kadar zor olduğunu görmemek mümkün değil. Gençlere hamaset dolu cümlelerle "aile kurun, nüfusu artırın" çağrıları yapılırken, onları 1+1 dairelerin veya yüksek kiraların pençesine mahkûm etmek büyük bir çelişkidir. İnsanların insanca barınamadığı bir yerde nüfus politikasından söz etmek sadece su üstüne yazı yazmaktır.

Eski Muş evlerinin, kalabalık ve dayanışmacı geniş aile yapısının o sırt sırta veren ruhu yavaş yavaş siliniyor. Modern kentleşmeyle birlikte bu yapı çözüldü, ancak yerine çalışan anne ve babaların yükünü omuzlayacak kurumsal ve erişilebilir mekanizmalar konulamadı. Bugün Muş’ta çalışan bir anne, sabah işe giderken kreş bulma derdiyle, bakıcı masrafıyla ya da çocuğu hastalandığında işten çıkarılma korkusuyla boğuşuyor. Kadınları "ya kariyer ya annelik" gibi acımasız bir ikileme sıkıştıran bu düzen değişmedikçe, doğum oranlarının artmasını beklemek safdillik olur.

Eğitim seviyesi yükseldikçe doğurganlık hızının düşmesi sosyolojik bir gerçek. Ancak bu durum asla "insanlar daha az okusun" gibi sığ bir sonuca çıkmamalıdır. Asıl mesele, okumuş, meslek sahibi olmuş ve üreten bireylerin hem mesleklerini icra edip hem de huzurla çocuk büyütebilecekleri iklimi bu şehre ve ülkeye kuramamış olmamızdır.

Türkiye genelindeki doğum hızı düşüşü, Muş’ta da acı bir şekilde hissediliyor. Kentimizde toplam doğurganlık hızı, geleceğimiz adına alarm veren seviyelere geriledi. Doğum oranlarındaki bu erime bugünün meselesi gibi görünse de yarının Muş’unu derinden sarsacak bir tsunamidir.

Bugün durup kendimize şu kritik soruları sormak zorundayız:

2050’nin, 2060’ın Muş’unda kaç çocuk, kaç genç nefes alacak?

Bu şehrin tarlasında, fabrikasında, esnafının dükkânında yarın kim ter dökecek?

Üniversitemizin amfilerini dolduracak öğrenciler hangi yollardan gelecekte bu şehre uğrayacak?

Anlı şanlı "çocuk yapın" çağrıları boşlukta yankılanmaktan öteye geçmiyor. Muş’un gençlerinin düzenli işlere erişimi kolaylaştırılmalı, ailelerin bütçesine uygun konut hamleleri başlatılmalı, kreşler yaygınlaştırılmalı ve çocuklu ailelerin sırtındaki o ağır ekonomik vergi ve masraf yükü hafifletilmelidir.

Demografik krizler bombalar gibi gürültüyle patlamaz, sessizce, yavaş yavaş, beşikteki bebeklerin azalmasıyla kendini gösterir. Bugün Muş’un beşiklerindeki sessizliği duymazsak, yarın bu şehrin sokaklarında ne neşe kalır ne de gelecek. Tedbiri bugünden almak, bu toprakların geleceğine borcumuzdur.