TAHAMMÜL KALMADI FANİ DÜNYADA!
"Benim artık kimseye tahammülüm kalmadı!"
Son zamanlarda en çok duyduğumuz cümlelerden biri bu.
Söyleyen de çok, yaşayan da çok...
Sokakta, AVM'de, trafikte, iş yerinde, aile içinde, arkadaş ortamında, sosyal medyada... İnsanların birbirine karşı sabrı her geçen gün biraz daha azalıyor.
Sanki hepimiz görünmez bir gerginlik bulutunun altında yaşıyoruz. Küçük bir söz, basit bir yanlış anlaşılma, kısa bir bekleme süresi bile büyük öfkelere dönüşebiliyor.
Artık insanlar sadece tartışmıyor, birbirine tahammül edemiyor.
Birinin farklı düşünmesine, farklı yaşamasına, farklı konuşmasına bile katlanamıyoruz. Herkes kendi fikrinin doğru, karşısındakinin yanlış olduğunu düşünüyor.
Oysa hayat, herkesin aynı düşündüğü bir yer değil.
Ama biz farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine, çoğu zaman kavga sebebi haline getiriyoruz.
Peki neden bu hale geldik?
Çünkü toplum olarak ciddi bir yorgunluk yaşıyoruz.
Ekonomik sıkıntılar, artan hayat pahalılığı, düşen alım gücü, gelecek kaygısı insanların psikolojisini doğrudan etkiliyor.
Bir evin kirasını, mutfağın masrafını, çocukların geleceğini düşünen insanın omzundaki yük her geçen gün ağırlaşıyor.
Geçim derdi büyüdükçe sabır azalıyor.
Sabır azaldıkça da en küçük meseleler bile büyük tepkilere dönüşüyor.
Ama yaşadığımız sorunların tamamını sadece ekonomik sıkıntılara bağlamak da doğru değil.
Çünkü asıl kaybettiğimiz şeylerden biri de birbirimize karşı anlayışımız.
Siyasetin dili de toplumun ruh halini etkileyen önemli unsurlardan biri.
Yıllardır farklı görüşlere sahip insanların birbirini dinlemek yerine birbirini suçladığı, sert ifadelerin normalleştiği bir ortam izliyoruz.
Siyaset elbette eleştiriyle yapılır. Fikir ayrılıkları demokrasinin gereğidir.
Ancak insanları sürekli karşı karşıya getiren, toplumu kamplara bölen, "biz ve onlar" anlayışını güçlendiren her dil, sokaktaki tahammülsüzlüğü de artırıyor.
Çünkü yukarıdaki sert dil, zamanla aşağıya iniyor.
Meclisteki tartışma, mahalledeki tartışmaya dönüşüyor.
Ekrandaki öfke, günlük hayattaki öfkeyi besliyor.
Bir başka büyük sorun ise adalet ve liyakat duygusunun zedelenmesi.
İnsanlar emek verip karşılığını alamadığını düşündüğünde, hak edenin değil başka yollarla ilerleyenin kazandığına inandığında toplumdaki güven duygusu yara alıyor.
Güvenin azaldığı yerde ise huzur da azalıyor.
Çünkü insan geleceğine güvenemezse, çevresine karşı daha gergin hale geliyor.
Bir de sosyal medyanın oluşturduğu sahte bir dünya var.
Herkes mutlu...
Herkes zengin...
Herkes başarılı...
Herkes kusursuz bir hayat yaşıyor gibi görünüyor.
Oysa ekranın arkasında başka gerçekler saklı.
İnsanlar başkalarının vitrinine bakıp kendi hayatını sorguluyor. Sahte mutluluk yarışının içine giriyor.
Daha fazlasına sahip olma isteği, daha hızlı kazanma arzusu bazı insanları yanlış yollara da sürüklüyor.
Yasadışı bahisler, şans oyunları ve kolay para vaatleri birçok kişinin hem maddi hem manevi kayıplar yaşamasına neden oluyor.
Kolay kazanç hayali, çoğu zaman ağır bedeller bırakıyor.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey biraz durmak.
Birbirimize bağırmadan konuşabilmek...
Karşımızdakini dinleyebilmek...
Her eleştiriyi düşmanlık, her farklılığı tehdit olarak görmemek...
Çünkü herkesin bir yükü var.
Herkes kendi hayat mücadelesini veriyor.
Bazen trafikte önümüzdeki insanın, markette yanımızdaki kişinin, iş yerinde karşımızdaki arkadaşımızın hangi dertle mücadele ettiğini bilmiyoruz.
Bu yüzden biraz daha anlayışlı olmak zorundayız.
Şunu da unutmayalım:
Her tartışmayı kazanmak zorunda değiliz.
Her söze cevap vermek zorunda değiliz.
Her yanlışı düzeltmek bizim görevimiz değil.
Bazen görmezden gelmek zayıflık değil, olgunluktur.
Bazen susmak korkmak değil, kendine değer vermektir.
Çünkü hayat çok kısa...
Bugün öfkelendiğimiz birçok şey yarın hatırlanmayacak.
Ama kırdığımız insanlar, söylediğimiz ağır sözler ve kaybettiğimiz huzur uzun süre bizimle kalacak.
Dünya zaten fani...
Bari bu kısa yolculukta birbirimizin yükünü ağırlaştırmayalım.
Tahammülümüz bitmeden, insanlığımızı hatırlayalım.