VİZYONUN VİZYONSUZLUK OLMASI!

Bazı şehirler vardır, insan daha giriş tabelasını görmeden geleceğe dair bir şeyler hisseder.
Bazı şehirler de vardır, yıllar geçer ama aynı cümleler, aynı problemler, aynı mazeretler dönüp dolaşıp önüne gelir.


Muş ne yazık ki uzun yıllardır ikinci grupta yer alıyor.
Ülkedeki en özel, en güzel, en verimli ve en zahmetsiz topraklarına ve coğrafik özelliklerine sahip olduğu halde neredeyse yüz yıldır benzer işler, benzer projeler, benzer hatalar… Arada yapılan birkaç başarılı iş varsa da onlar da yanlışların gölgesinde kaybolup gidiyor. Çünkü bu şehir, uzun zamandır gerçek anlamda büyük vizyon sahibi insanlara denk gelemiyor.
Sorun sadece yatırım azlığı değil. Asıl problem, gelen yatırımın da doğru planlanamaması. İnsan sormadan, araştırmadan, şehri okumadan hareket edince ortaya hizmet değil; yıllarca çekilecek yeni problemler çıkıyor.

Mesela üniversite…
Bir üniversite şehrin dinamizmi olur. Gençlik getirir, sosyal hayat oluşturur, ekonomik hareket sağlar. Ama siz üniversiteyi şehrin en kopuk, en zor bölgelerinden birine yaparsanız; o üniversite şehirle bütünleşmez, kendi yalnızlığına terk edilir. Çevresinde sosyal hayat oluşmaz, gelişim sınırlı kalır, şehir üniversiteyi hissedemez. Üniversite orada durur ama şehirle arasında görünmez bir duvar olur.

Stadyum meselesi de başka bir “vizyon” örneği…
Yıllarca insanların iç içe olduğu eski stat vardı. İnsanlar yürüyerek giderdi. Çocuk giderdi, yaşlı giderdi, kadın giderdi. Maç günü şehir nefes alırdı. Esnaf kazanırdı. Şehir canlılık hissederdi.
Şimdi ise ulaşımı zor, zemini berbat, mimarisi ruhsuz gecekondu benzeri bir yapı var. Adeta alalacele “yapılmış olmak için yapılmış” hissi veren bir proje…


Oysa spor sadece doksan dakika değildir. Şehrin sosyolojisidir. İnsanları bir araya getiren ortak heyecandır. Ama biz yine şehrin ruhunu değil, betonun yerini düşündük.

Hastane başka yerde, üniversite başka yerde…
Otogar deseniz, bugünü bile zor taşıyor; yarını zaten hiç düşünmemişler.
Ana caddeler dar.
Ara sokaklar nefes almıyor.
Park sorunu her geçen gün büyüyor.
Yeni mahalleler bile plansızlığın modern görünümlü hali gibi duruyor.
En kötüsü de şu:
Şehir büyüyor ama yaşam kalitesi büyümüyor.

Beton yükseliyor ama estetik yükselmiyor. Ülkedeki belki de en çirkin, en güvenliksiz, en orantısız, en görüntü kirliliğine apartmanlar, siteler..
Binalar artıyor ama aidiyet artmıyor.
Yollar çoğalıyor ama ulaşım rahatlamıyor.
Çünkü mesele asfalt dökmek değil; akıl dökebilmek.

Bugün Muş’un en büyük problemi belki de tam olarak bu:
Vizyon diye sunulan şeyin aslında vizyonsuzluk olması.
Liyakatin yerini yakınlık alınca, denetimin yerini sessizlik alınca, şehir planlamasının yerini “idare eder” mantığı alınca ortaya tam da bugünkü tablo çıkıyor.
Çarpık kentleşme…
Kuralsızlık…
Adamcılık…
Yanlışı görüp susan kalabalıklar…
Ve belki en acısı; kaderine razı olmuş bir toplum yapısı.
Çünkü sorgulamayan şehir gelişmez.
Eleştirmeyen toplum büyümez.
Hata yapan kadar, hatayı normalleştiren de sorumludur.
Bugün şehir kalbinde sıkışıp kalan askeri ve emniyete ait alanlar, tesisler, değerlendirilemeyen, çağa uygun şekilde dönüştürülemeyen bölgeler, sosyal yaşam eksikliği, yeşil alan yetersizliği, kültürel faaliyetlerin azlığı bize tek bir şeyi gösteriyor:
Biz hâlâ geleceği planlayamıyoruz.
Dünyada şehirler artık insan odaklı dönüşüm konuşuyor. Biz hâlâ yanlış yere yapılan projelerin yükünü çekiyoruz.

Ve işin ironik tarafı şu:
Muş’un en büyük eksiği para değil aslında.
En büyük eksiği; öngörü.
Çünkü vizyon; bina yapmak değildir.
Vizyon, o binanın şehrin ruhuna ne katacağını hesaplayabilmektir.
Aksi halde geriye sadece beton kalır.
Bir de yıllardır değişmeyen o cümle:
“İdare etsinler, bişey olmaz!…”