FENOMEN MİSİNİZ YOKSA FENA ÇUVALLAYANLAR MI?

Sosyal medya, doğru kullanıldığında bir şehrin vitrinidir. Ama vitrine ne koyduğunuz, dışarıdan bakanın ne gördüğünü belirler. Muş’un vitrinine son dönemde konanlara baktığınızda ise insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz gerçekten kendimizi böyle mi anlatmak istiyoruz, bizi böyle mi tanısınlar?


Bir süredir şehirde tuhaf bir “görünür olma yarışı” yaşanıyor. Ne yazık ki bu yarışta ölçü; bilgi, yetenek, emek ya da kalite değil. Kim daha çok bağırıyor, kim daha çok saçmalıyor, kim daha çok göz önünde, kim daha çok dikkat çekiyor… Mesele bu. İçerik dediğimiz şey ise çoğu zaman bu gürültünün arasında kaybolup gidiyor.

Örneğin şehrin en büyük markalarından Muşspor üzerinden yürütülen bazı paylaşımlar, bu durumun en net örneklerinden biri. Bir şehrin takımı, aidiyetin, emeğin ve birlik beraberliğin simgesidir. Ama bakıyorsunuz, bazıları için bu değer sadece bir araç haline gelmiş. Forma, arma, tribün, hepsi kişisel menfaatin dekoru gibi kullanılıyor. Takım üzerinden prim yapmak, takipçi kasmak, hatta maddi kazanç elde etmeye çalışmak… Bu yaklaşım, ne taraftarlıkla ne de şehir sevgisiyle açıklanabilir. Futbol konuşuluyor gibi yapılıyor ama ortada ne analiz var ne de futbola sunulmuş bir katkı. Sadece yüzeysel yorumlar, sürekli fotoğraflar ve videolarla desteklenmiş kişisel şahsi reklamlar, boş tartışmalar, futbolla alakası olmayan tiplerle toplu paylaşımlar ve o şahısların çıkar karşılığı tanıtımları ve de bolca gösteriş!

Bir diğer dikkat çeken alan ise sözde “mizah” içerikleri. Mizah; zeka ister, incelik ister, ölçü ve yetenek ister. Ama ortaya konan bazı işlere bakınca, mizah değil; kaba saba bir gürültüyle karşılaşıyoruz. Zorlama espriler, itici tavırlar, yapay samimiyet… Muş’un kültürünü tanıtıyoruz ve tanınıyoruz zannıyla yapılan bu içerikler, aslında şehri olduğundan çok daha basit ve sıradan gösteriyor. Oysa bu toprakların hikâyesi derin, insanı samimi, kültürü zengin. Ama anlatım dili yetersiz olunca, değerler de sığlaşıyor.


Kendini “sanatçı- fenomen” ilan eden yeni bir tür profiller de türemiş durumda. Ne bir eğitim, ne bir birikim, ne de ortaya konmuş gerçek bir üretim… Ama kamera karşısına geçince herkes sahnede. Birkaç alkış, birkaç yorum, biraz da kendi seviyesindeki bir takipçi grubunun desteğiyle oluşan kompleksli egoların özgüven. Sonrası malum: ölçüsüzlük, abartı, rahatsız edici ve giderek artan bir iticilik. Oysa iletişim dili: bilgi, kelime hazinesi, kendine özgü bir kültür ve sabır ister, disiplin ister, en önemlisi de kendini bilmek ister.


Bu tabloyu sadece bireysel içerik üreticileriyle sınırlamak da eksik olur. Çünkü benzer bir yüzeysellik, zaman zaman farklı alanlarda da karşımıza çıkıyor. Siyasi isimlerden bazılarına bakıyorsunuz; sosyal medyayı bir iletişim aracı olarak değil, bir vitrin süsü olarak kullanıyor. İçerik yok, derinlik yok; sadece görünme çabası. Kurum amirleri, mekan sahipleri… Onlarda da benzer bir refleks. Şehrin değerini artıracak işler yerine, anlık dikkat çekme uğruna yapılan paylaşımlar. Sonuç? Ciddiyet ve imaj kaybı.


Reklam meselesi ise başlı başına bir sorun. Her ürünün “efsane”, her mekanın “mükemmel” ilan edildiği bir düzende, samimiyet çoktan kaybolmuş durumda. Takipçiyle kurulan güven bağı zedelendikçe, yapılan her iş biraz daha değersizleşiyor. Reklam adı altında yapılan bu yüzeysel işler, sadece sektöre değil, izleyiciye de zarar veriyor.


En rahatsız edici taraf ise tüm bunların giderek normalleşmesi. Sürekli göz önünde olan, sürekli konuşan ama aslında pek bir şey söylemeyen bir kalabalık… Ses var ama söz yok. Görüntü var ama anlam eksik.


Oysa Muş, bu tabloyu hak etmiyor. Bu şehir; kültürüyle, insanıyla, potansiyeliyle çok daha iyi temsil edilmeyi hak ediyor. Sosyal medya bir fırsat olabilir, evet. Ama bu fırsat; ancak bilgiyle, emekle ve sorumluluk bilinciyle değerlendirildiğinde anlam kazanır.


Aksi halde ortaya çıkan şey; tanıtım değil, bir tür dijital kirlilik. Ve ne yazık ki bu kirlilik, sadece ekranlarda kalmıyor. Şehrin imajına da yansıyor.


Bir şehri anlatmak, onu gerçekten anlamaktan geçer. Anlamadan anlatmaya çalışanların bıraktığı iz ise çoğu zaman gürültüden ibaret olur.