Siyaset biraz denize benzer. Kimi zaman rüzgâr arkadan eser, yelkenleri doldurur, gemiyi olduğundan daha hızlı gösterir. Kalabalıklar alkışlar, kapılar açılır, makamlar büyür, etraf kalabalıklaşır. İnsan böyle zamanlarda gücün kendisine ait olduğunu zanneder. Oysa çoğu zaman onu taşıyan kendi kuvveti değil, arkasına aldığı rüzgârdır.
Siyaset yapabilmek için elbette birtakım özellikler gerekir. İnsanın fıtratı, karakteri, eğitimi, hitabeti, toplumu okuyabilme kabiliyeti, sabrı ve kriz yönetme becerisi önemlidir. Fakat bütün bunların üzerinde bir başka özellik vardır: ahlak.
Çünkü siyaset, yetenekli fakat ahlaksız bir insanın elinde keskin bir bıçağa dönüşebilir.
Bir insan çok iyi konuşabilir. Kalabalıkları peşinden sürükleyebilir. Devlet yönetimini bilebilir. Güçlü dostluklar kurabilir. Doğru zamanda doğru yerde bulunabilir. Arkasına güçlü bir siyasi rüzgâr da alabilir.
Ama ahlakı bozuksa bütün bu özellikler yalnızca düşeceği yüksekliği artırır.
Ahlak, siyasetin görünmeyen temelidir. Temeli çürük bir binanın kaç kat yükseldiğinin hiçbir önemi yoktur. Hatta bina ne kadar yükselirse yıkıldığında çıkardığı gürültü de o kadar büyük olur.
Siyasette bazı insanlar yükselmeye başladıklarında kendilerini dokunulmaz zannederler. Etraflarında oluşan kalabalığı sadakat, kendilerine gösterilen ilgiyi sevgi, insanların suskunluğunu ise korkusuzluklarının kanıtı sanırlar.
İşte en büyük yanılgı burada başlar.
Çünkü gücün ışığı yalnızca insanın önünü aydınlatmaz; arkasında bıraktığı izleri de görünür hâle getirir.
Bir insan yükseldikçe geçmişi daha fazla araştırılır. Attığı imzalar, kurduğu ilişkiler, söylediği sözler, yaptığı haksızlıklar, gizlediğini düşündüğü hesaplar birer birer ortaya çıkmaya başlar.
Rüzgâr arkadan eserken insan bunların hiçbirini hissetmez.
Fakat siyasetin değişmeyen bir kanunu vardır:
Hiçbir rüzgâr sonsuza kadar aynı yönden esmez.
Bir gün yön değiştirir.
İşte o gün, seni zirveye taşıyan rüzgâr bu defa yüzüne vurmaya başlar.
Dün önünü açan güç, bugün yürümene engel olur. Dün seni alkışlayanlar susar. Dün yanında fotoğraf vermek isteyenler telefonlarına çıkmaz. Dün kapında bekleyenler başka kapılara gider.
Ve insan o gün gerçekle baş başa kalır.
Ben buna “rüzgârın tersine dönmesi” diyorum.
Daha sert ifadeyle, rüzgârın ters ezmesi…
Çünkü tersine dönen siyasi rüzgâr yalnızca insanı makamından indirmez; yıllarca halının altına süpürülen ne varsa ortaya çıkarır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Richard Nixon, 1972 seçimlerini olağanüstü bir siyasi güçle kazandı. Arkasında büyük bir seçmen desteği ve güçlü bir siyasi rüzgâr vardı. Fakat Watergate skandalıyla birlikte yönetimin karanlıkta kaldığı düşünülen uygulamaları birer birer açığa çıktı. Önce küçük görülen olaylar büyüdü, soruşturmalar derinleşti, kayıtlar ortaya çıktı ve Nixon 1974 yılında istifa etmek zorunda kaldı.
Dünya siyasetinin en güçlü makamlarından birinde oturan bir insanı birkaç yıl içerisinde tarih önünde savunma yapmak zorunda bırakan şey, yalnızca siyasi dengelerin değişmesi değildi.
Rüzgâr yön değiştirmişti.
Bugün Türkiye’de muhalefetin kazandığı bazı belediyelerde yaşanan tartışmalara baktığımda da aynı siyasi tablonun izlerini görüyorum. Seçim sandığından çıkan güçlü rüzgâr, bazı yöneticilere bunun sonsuza kadar süreceği hissini vermiş olabilir. Oysa makam büyüdükçe sorumluluk da büyür; belediyenin bütçesinden atılan her imza, yapılan her ihale, kurulan her ilişki ve alınan her karar günün birinde kamuoyunun önüne gelir. Hakkında soruşturma veya iddia bulunan kişilerin suçluluğuna elbette bağımsız yargı karar verir; ancak siyaseten çıkarılacak ders açıktır: Sandıktan çıkan rüzgâr hiç kimseye sınırsız bir dokunulmazlık sağlamaz. Eğer o rüzgâr ahlak, şeffaflık ve kamu emaneti bilinciyle yönetilmezse, dün insanı belediye başkanlığı koltuğuna taşıyan dalga yarın dönüp aynı koltuğu sarsabilir. İşte siyasette rüzgârın ters ezmesi tam da budur.
Siyasetin belki de en büyük yanılgısı şudur:
İnsanlar makamın gücünü kendi güçleri zannederler.
Oysa makam emanettir.
Makam gider.
Kalabalık dağılır.
Koruma araçları azalır.
Telefon daha az çalar.
Kapılar eskisi kadar hızlı açılmaz.
İnsanın geriye kalan tek gerçek sermayesi karakteridir.
Bu nedenle siyasette asıl mesele ne kadar yükseldiğiniz değil, yükselirken ne kadar insan kalabildiğinizdir.
Güç elinizdeyken haksızlık yapmıyorsanız değerlisiniz.
Kimsenin size hesap soramayacağını düşündüğünüz bir zamanda bile hukuktan ve vicdandan ayrılmıyorsanız değerlisiniz.
Çünkü siyasetin hafızası bazen geç çalışır ama unutmaz.
Ve rüzgâr değiştiğinde dosyalar açılır, eski sözler hatırlanır, unutulduğu düşünülen insanlar konuşmaya başlar.
O gün geldiğinde makam sizi koruyamaz.
Sizi koruyabilecek tek şey geçmişinizdir.
Bu yüzden siyasete girmek isteyen bir insan önce hitabetini değil, ahlakını güçlendirmelidir.
Çünkü kötü bir konuşma unutulur.
Kaybedilmiş bir seçim telafi edilir.
Bir makam yeniden kazanılabilir.
Ama kaybedilmiş itibarın geri dönüşü çok daha zordur.
Siyasette rüzgâr önemlidir.
Fakat insan bütün hesabını rüzgâra göre yapmamalıdır.
Çünkü rüzgâr gemiyi hızlandırabilir ama rotayı belirlememelidir.
Rotayı ahlak belirlemelidir.
Aksi hâlde insan, arkasına aldığı rüzgârla ne kadar hızlı yükselirse, rüzgâr tersine döndüğünde o kadar sert savrulur.
Ve bazen insanı düşüren rakipleri değil, yıllarca kendi elleriyle biriktirdiği yanlışları olur.
Siyasette en tehlikeli şey rüzgârın kesilmesi değildir.
Asıl tehlike, arkanızdan esen rüzgârın bir gün karşınızdan esmeye başlamasıdır.