İRAN’DA KRİZ Mİ, KURGULANMIŞ KAOS MU?

İran’da son aylarda yaşanan yürüyüşler ve protestolar, ilk bakışta hayat pahalılığına, ekonomik sıkışmışlığa ve toplumsal huzursuzluğa bağlanıyor. Bu, kolay ve yüzeyde ikna edici bir okuma. Oysa Ortadoğu’da, hele ki İran gibi jeopolitik ağırlığı yüksek, tarihsel hafızası güçlü ve bölgesel dengelerin merkezinde duran bir ülkede, sokakta olan biteni yalnızca pazar filesiyle açıklamak büyük resmi ıskalamaktır. İran sokaklarında yükselen her slogan, sadece iç dinamiklerin değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel hesapların yankısını taşır.

Bugün yaşananlar ani bir patlamadan ibaret değildir. Aksine, uzun süredir adım adım örülen, sabırla inşa edilen ve doğru an kollanarak devreye sokulan bir sürecin sonucudur. Önce ambargolarla ekonomi daraltıldı, ticaret kanalları bilinçli biçimde tıkandı, enerji gelirleri baskılandı ve ulusal para birimi sürekli bir spekülasyon altında tutuldu. Bu ekonomik tablo, kendi başına değerlendirildiğinde elbette toplumsal rahatsızlık üretir. Ancak mesele tam da burada başlar. Çünkü bu rahatsızlık, olduğu hâliyle bırakılmamış; uluslararası medya ve dijital mecralar üzerinden tek yönlü, karamsar ve umutsuz bir anlatıya dönüştürülmüştür. İran halkının gündelik hayatında karşılaştığı sorunlar, bilinçli biçimde büyütülmüş, genelleştirilmiş ve siyasal bir kopuşun gerekçesi hâline getirilmeye çalışılmıştır.

Bu noktada hedef nettir: Ekonomik sıkıntıyı, rejim karşıtı bir dalgaya çevirmek. Sokaktaki öfkeyi, devletin bütünlüğünü tartışmaya açacak bir kırılma anına dönüştürmek. Bu, yeni bir yöntem değildir; tam tersine, defalarca uygulanmış, ezberlenmiş ve klasikleşmiş bir müdahale modelidir. Dolayısıyla asıl soru, “İran’da neden protesto var?” değil; “Bu protestolar hangi bağlamda ve kimlerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor?” sorusu olmalıdır.

Bu sorunun cevabı, Ortadoğu’yu son yarım yüzyıldır izleyen herkes için sürpriz değildir. Bu tür süreçlerin merkezinde çoğu zaman ABD yer alır. Washington’un Soğuk Savaş’tan bu yana geliştirdiği “rejim yıpratma”, “kontrollü kaos” ve “içerden dönüştürme” stratejileri, farklı ülkelerde benzer senaryolarla sahneye konmuştur. Irak’ta kitle imha silahları yalanıyla başlayan süreç, Suriye’de iç savaşın derinleştirilmesi, Venezuela’da ekonomik boğma politikaları ve Ukrayna’da renkli devrimler, bu zihniyetin farklı versiyonlarıdır. İran’da denenen de bu eski oyunun yeni bir perdesidir.

Ancak İran dosyasını diğerlerinden ayıran çok önemli bir fark vardır. Bu dosyada sahne arkasında yalnızca ABD yoktur. İsrail, İran’ı bölgesel denklemden düşürmeyi, kendi güvenlik doktrininin temel başlıklarından biri olarak görmektedir. Tel Aviv yönetimi açısından İran, sadece bir rakip değil; bölgesel güç dengelerini belirleyen, caydırıcı kapasitesi yüksek ve uzun vadeli hesapları bozan bir aktördür. Doğrudan bir askeri çatışmanın maliyetini ve sonuçlarını göze alamayan İsrail, bu nedenle yıllardır İran’ı içeriden zayıflatmaya yönelik senaryolara yatırım yapmaktadır.

Bu yatırımın en görünür alanı, sokak hareketleri ve algı operasyonlarıdır. Sosyal medya üzerinden aynı anda servis edilen çağrılar, benzer kelimelerle yazılmış mesajlar, eş zamanlı hashtag kampanyaları ve Batı merkezli medya kuruluşlarının neredeyse tek merkezden çıkmış gibi görünen yayın dili, bu mühendisliğin parçalarıdır. Amaç, İran toplumuna sürekli olarak “yalnız değilsiniz”, “devlet çözülüyor” ve “son yaklaşıyor” duygusunu empoze etmektir. Oysa bu duygunun sahadaki karşılığı sınırlıdır ve zamanla ters etki üretmektedir.

Çünkü İran toplumu, dış müdahaleleri tanıyan nadir toplumlardan biridir. 1953’te Musaddık’a karşı yapılan müdahaleden itibaren, bu ülke defalarca dış kaynaklı operasyonlara maruz kalmıştır. Bu tecrübeler, İran’ın kolektif hafızasında güçlü bir şüphe ve direnç refleksi oluşturmuştur. Başlangıçta ekonomik taleplerle sokağa çıkan kitleler, sürecin dış bağlantıları belirginleştiğinde ya geri çekilmekte ya da bu hareketlerle arasına mesafe koymaktadır. İran’da millî refleks, özellikle dış müdahale algısı güçlendiğinde hızla devreye girer ve bu refleks, bugüne kadar aşılamamıştır.

Bir diğer önemli gerçek de İran devlet yapısının sanıldığı gibi kırılgan olmamasıdır. Elbette İran’ın ciddi iç sorunları vardır; ekonomik adaletsizlikler, yönetim eleştirileri ve toplumsal talepler inkâr edilemez. Ancak İran, çökmekte olan bir devlet değildir. Kurumları, güvenlik yapıları ve kriz yönetme tecrübesi, bu tür sokak dalgalarını belirli bir eşikte tutmaktadır. Devlet aklı, kısa vadeli sarsıntıları uzun vadeli istikrara feda etmeme konusunda tarihsel bir refleks geliştirmiştir.

Ayrıca dünya artık tek kutuplu değildir. ABD’nin 2000’li yılların başındaki mutlak gücü kalmamıştır. Bölgesel dengeler değişmiş, yeni güç merkezleri ortaya çıkmış ve uluslararası sistem çok daha karmaşık bir hâl almıştır. Bu yeni tabloda İsrail’in de eskisi gibi sınırsız bir manevra alanı bulunmamaktadır. Atılan her adım, yalnızca İran’ı değil, bütün bölgeyi etkileyen zincirleme sonuçlar üretmektedir. Bu nedenle İran’ı içeriden çökertme hayali, geçmişte olduğu gibi bugün de gerçekçilikten uzaktır.

Sonuç olarak İran sokaklarında yaşananlar bir “son” değil; dış müdahale denemelerinin yeni bir halkasıdır. Bu denemeler geçmişte nasıl sonuçsuz kaldıysa, bugün de aynı akıbetle karşılaşacaktır. Sokakların sesi bir süre yükselir, manşetler sertleşir, uluslararası gündem hararetlenir. Ancak zaman geçtikçe bu gürültü azalır, yeni krizler yeni başlıklara dönüşür. Geriye kalan ise, bütün iç sorunlarına rağmen ayakta duran bir devlet ve bu tür hesapları defalarca boşa çıkarmış bir toplumsal hafızadır.

Ve tarih, bu tür müdahale heveslerine karşı her zaman aynı uyarıyı yapar: “Keskin sirke küpüne zarar.”