Gelişen teknolojiyle birlikte yaşam tarzımızın, yaşam alanımızın ve yaşam şeklimizin değiştiğini söyleriz. Oysa daha doğru cümle şudur: Yaşam tarzımız, yaşam alanımız ve yaşam şeklimiz değiştirildi. Aradaki fark, edilgenliktir. Birey artık değişimin öznesi değil, sonucudur.
Yirmi birinci yüzyıl, üretim toplumunun yerini tüketim toplumuna bırakmasıyla birlikte insanı da dönüştürdü. Üreten, düşünen, direnen insan; tüketen, seyreden, tıklayan insana evrildi. Jean Baudrillard’ın simülasyon ve hipergerçeklik kavramlarıyla tarif ettiği bu düzende gerçeklik yerini temsillere, ihtiyaç yerini işaretlere, varlık yerini görünüşe bıraktı. İnsan, yaşadığı hayatı değil, kendisine sunulan hayatın kopyasını tüketiyor. Ekranlar, algoritmalar ve tüketim kodları aracılığıyla kurulan bu düzen, bireyi giderek daha pasif ve daha edilgen hale getiriyor.
Baudrillard, modern Batı toplumunun bu simüle gerçekliğine yönelik derin eleştiriler yöneltirken, İslam medeniyetinin temel prensiplerinin böyle bir tüketim ve simülasyon düzenine karşı direnç gösterebileceğine dair yorumlara da kapı aralar. Ne var ki asıl mesele teorik değildir; pratiktir.
İslam bize ne kadar nüfuz etmiş, biz İslam’a ne kadar nüfuz etmişiz?
Namaz kılıyoruz ama namazın bizi nasıl bir insan haline getirdiğini sormuyoruz. Oruç tutuyoruz ama orucun bizi tüketimden ne kadar uzaklaştırdığını ölçmüyoruz. Sosyal medyada dolaşan “İslami” içerikler, çoğu zaman hakikatin yerini almış bir simülasyona dönüşüyor. Ekranda izlenen, paylaşılan, beğenilen bir dindarlık; yaşanan ve içselleştirilen bir dindarlığın yerini alabiliyor. Gösterilen ile yaşanan arasındaki mesafe giderek açılıyor.
Sosyal medya, yalnızca hayat tarzını değil, siyasi düşünceyi ve ideolojileri de yönlendiren bir simülasyon makinesine dönüşmüştür. Algoritmalar, kullanıcıya “kendi düşüncesi” diye sunduğu hazır paketleri sürekli besler; karşıt görüşler ya tamamen görünmez kılınır ya da karikatürleştirilerek sunulur. İnsan, kendi aklıyla tartıp karar vermek yerine, ekranda en çok tekrarlanan, en çok beğenilen ve en çok öfke uyandıran içerikleri hakikat zanneder. Böylece siyasi kimlik, derin bir tefekkürün ürünü olmaktan çıkıp anlık tepkilerin ve dijital aidiyetlerin toplamına indirgenir. Eleştirel düşünce zayıfladıkça ideolojiler de gerçeklikten kopuk, duygu temelli simülasyonlara dönüşür.
Teknoloji, araç olarak kaldığı sürece nötrdür. Ancak araç, amacı belirlemeye başladığında insan edilgenleşir. Üreten toplumdan tüketen topluma geçiş, yalnızca ekonomik bir dönüşüm değildir; aynı zamanda ontolojik bir dönüşümdür. İnsan, varlığını üreterek değil, tüketerek tanımlamaya başlar. Bu noktada İslam’ın temel ilkeleri —israfın haramlığı, kanaat, emek, sorumluluk ve denge— teorik olarak hâlâ duruyor. Asıl sorun, bu ilkelerin hayatın merkezine ne ölçüde oturduğudur.
Simüle bir hayatta yaşayıp yaşamadığımız, teknolojiyi kullanıp kullanmamamızla ilgili değildir. Teknolojinin bizi kullanıp kullanmamasıyla ilgilidir. Hayatımızı ekranların, algoritmaların ve tüketim kodlarının mı, yoksa ilke ve sorumluluğun mu belirlediğiyle ilgilidir.
İslam bize nüfuz etmişse, hayatımızda bir şeyler değişmelidir. Biz İslam’a nüfuz etmişsek, yalnızca şekil değil, öz de değişmelidir. Aksi halde modern dünyanın sunduğu simülasyonu İslami bir kılıfla tüketmeye devam ederiz.
Oysa hakikat kopyalanamaz. Yaşanır.