Bazı insanlar vardır; doğdukları veya çocukluk yıllarını geçirdikleri coğrafyanın sınırlarını aşar, ilimleriyle bir milletin hafızasına, eserleriyle nesillerin zihnine yerleşirler. İşte Prof. Dr. Muharrem Ergin, Muş’un Bulanık ilçesiyle gönül ve hatıra bağı her zaman bulunan, Türk dili ve kültürü alanında bıraktığı eserlerle adını kalıcı hâle getiren müstesna ilim insanlarımızdan biridir. Bugün Muş’un yeni kuşaklarına Muharrem Ergin’i anlatmak, yalnızca geçmişte yaşamış bir profesörün biyografisini aktarmak değildir; aynı zamanda bu coğrafyanın çocuklarına, kendi topraklarından yetişen bir insanın ilim yoluyla nasıl büyük bir kültür mirasına katkıda bulunabileceğini göstermektir. Ergin, 1923 yılında, o dönem Ahıska vilâyetinin Ahılkelek kazasına bağlı Gögye köyünde dünyaya geldi. Ailesi, yaşanan göç sürecinde Türkiye’ye gelerek Muş’un Bulanık ilçesine yerleşti. İlkokulu Bulanık’ta, ortaokulu Muş’ta okuyan Ergin, eğitim yolculuğunu Balıkesir Lisesinde sürdürdü ve 1947 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Onun hayat hikâyesinde dikkate değer olan, yalnızca bir taşra kasabasından büyük bir üniversiteye uzanan eğitim serüveni değildir. Asıl mesele, imkânların sınırlı olduğu bir dönemde eğitimi hayatının merkezine yerleştirmesi ve bu gayreti yıllar içinde kalıcı bir ilmî birikime dönüştürmesidir. Bulanık’ın gençleri, Muharrem Ergin’in hayatına bakarken şunu görmelidir: İnsan, hangi şartlarda başladığıyla değil, şartlarını aşmak için ne kadar emek verdiğiyle de değerlendirilir.
Ergin’in akademik kişiliğini asıl belirleyen, Türkçeyi yalnızca konuşulan bir dil olarak değil, tarihî hafızayı, kültürel sürekliliği ve milletin düşünce dünyasını taşıyan büyük bir miras olarak ele almasıdır. İstanbul Üniversitesinde yetiştiği dönemde Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, İsmail Hikmet Ertaylan, Ali Nihad Tarlan ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi önemli hocalardan ders aldı. Üniversite öğreniminin ardından bir süre öğretmenlik yaptı. 1950’de mezun olduğu bölüme asistan olarak döndü. Dede Korkut Kitabı üzerine yürüttüğü çalışmalarla 1954’te doktorasını tamamladı, 1962’de doçent, 1971’de profesör oldu. Daha sonra Eski Türk Dili Kürsüsünün başkanlığını üstlendi ve uzun yıllar akademik çalışmalarını sürdürdü. Bu çizgide dikkati çeken husus, akademik yükselişin yalnızca unvanlarla açıklanamayacak olmasıdır. Ergin’in asıl gücü, bir ömür boyunca dilin tarihine, yapısına ve metinlerine sabırla eğilmesinde; ayrıntıyı önemseyen, kaynakla çalışan ve ilmî emeği süreklilik hâline getiren bir araştırmacı kimliği geliştirmesindedir. Çünkü ilim, bir gün parlamakla değil, yıllarca okumakla, araştırmakla, yanılgıları düzeltmekle ve düşünceyi disiplin içinde işlemekle ilerler. Bugünün gençleri başarıyı çoğu zaman sonuca bakarak ölçüyor; oysa kalıcı başarı, kimsenin alkışlamadığı günlerde de çalışmayı sürdürebilme iradesidir. Ergin’in akademik hayatı, çalışkanlığın ve istikrarlı emeğin insanı nasıl kalıcı bir ilmî mevkiye taşıyabileceğinin güçlü örneklerinden biridir.
Ergin’in eserlerine yakından bakıldığında, onun yalnızca akademik unvanlar kazanmış bir dil bilgini olmadığı daha iyi anlaşılır. Türk Dil Bilgisi, Osmanlıca Dersleri, Dede Korkut Kitabı, Orhun Âbideleri ve Azerî Türkçesi gibi eserleri, Türk dilinin farklı dönemlerini ve kültürel kaynaklarını inceleyen geniş bir ilmî mesainin ürünüdür. Özellikle Dede Korkut Kitabı üzerine yaptığı metin, gramer ve sözlük çalışmaları bu alan araştırmalarında önemli bir yer tutar. Orhun Âbideleri ile Türkçenin en eski yazılı kaynaklarından Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtlarını yeni kuşakların anlayabileceği bir çerçevede ele alması da onun dil tarihi çalışmalarına önemli somut hizmetleridir.
Edebî ve ilmî duruşunun belirgin özelliklerinden biri, geçmişin metinlerini yalnızca eski çağlara ait hatıralar olarak görmemesi; onları dilin, düşüncenin ve kültürel hafızanın canlı kaynakları olarak değerlendirmesidir. Eserlerinin sistemli ve öğretici anlatımı, akademik birikimini öğrencilerin ve geniş okuyucu kitlesinin de istifadesine sunmuştur. Ergin’in kalıcılığı biraz da buradadır: Bilgiyi biriktirmekle yetinmemiş, onu başkalarının öğrenebileceği ve gelecek kuşaklara aktarabileceği eserlere dönüştürmüştür. Gençler için buradan çıkarılacak ders açıktır: Yetenek bir başlangıçtır; fakat yeteneği esere, bilgiyi değere, hayali başarıya dönüştüren şey düzenli emek ve sabırdır. Büyük işler bir gecede ortaya çıkmaz; her gün üzerine konulan küçük bir gayret, zamanla insanın kendi geleceğini inşa eden sağlam bir birikime dönüşür.
Ergin, 6 Ocak 1995’te İstanbul’da hayatını kaybetti; fakat insanın ömrüyle eserinin ömrü her zaman aynı değildir. Bugün asıl sorulması gereken, onun kaç yıl yaşadığı değil, geride bıraktığı ilmî mirasın Muş’ta ve özellikle Bulanık’ta ne ölçüde tanındığıdır. Bir ilçenin yetiştirdiği değerleri tanımak, yalnızca geçmişle övünmek değildir; o geçmişi bugünün gençleri için bir imkâna dönüştürmektir. Ergin’in hayatı okullarda, kütüphanelerde, kültür programlarında ve üniversitelerde daha fazla anlatılmalı; eserleri gençlerin okuyabileceği bir dille tanıtılmalı, adına düzenlenecek konferanslar ve öğrenci araştırmalarıyla bu miras canlı tutulmalıdır. Bulanık’ta yetişen bir gencin, kendi ilçesiyle bağı bulunan bir bilim insanının Türk dili alanında böylesine etkili bir yer edindiğini bilmesi, onun ufkunu genişletebilir. Çünkü gençlere örnek göstermek, yalnızca başarı hikâyeleri anlatmak değil, başarının arkasındaki emeği, sabrı, disiplini ve öğrenme azmini görünür kılmaktır.
Sevgili gençler, şartlarınızın zorluğunu geleceğinizin sınırı hâline getirmeyin; bugün okuyacağınız birkaç sayfayı, öğreneceğiniz yeni bir bilgiyi ve göstereceğiniz küçük bir gayreti asla küçümsemeyin. Ergin’in hayatı bize şunu hatırlatıyor: Büyük bir geleceğin temeli, çoğu zaman kimsenin fark etmediği küçük ve istikrarlı adımlarla atılır. Muş’un ve Bulanık’ın büyüklüğü yalnızca sahip olduğu topraklarda, nüfusta veya doğal zenginliklerinde değil; yetiştirdiği insanları ne kadar tanıdığı ve onların mirasını geleceğe ne kadar taşıdığıyla da ölçülür. Ergin’i yeni kuşaklara anlatmak, bir hemşehrilik gururunu diri tutmanın ötesinde, ilme ve kültüre karşı duyulan vefayı yerine getirmektir. Çünkü bir şehrin en büyük zenginliği, yerin altında saklı madenleri kadar, yetiştirdiği ve gelecek nesillere örnek bıraktığı insanlardır.