ISLAH EDEMEDİĞİNLE YOL YÜRÜRSEN, KENDİNİ KAYBEDERSİN

İnsanın en eski yanılgılarından biri, her şeyi düzeltebileceğine dair taşıdığı o sert düşünsel inattır. Bu öylesine bir inattır ki ilk bakışta merhamet gibi görünür; hatta çoğu zaman “iyi insan olmanın” bir gereği gibi de sunulur. Oysa hakikat daha serttir: Her insan düzelmek istemez ve her sorun da çözülebilir değildir. Buna rağmen bazı insanlar, adeta bir görev edinmiş gibi, düzelmeye niyeti olmayanları ısrarla iyileştirmeye, hak etmeyenleri yükseltmeye, sorumluluk almayanları sırtlamaya çalışır. İşte bu noktada merhamet, bir erdem olmaktan çıkar ve bir hastalığa dönüşür.

Gündelik hayatın içinde bunu en çok dostluklarda görürüz. Sürekli yalan söyleyen, sorumluluktan kaçan, güveni zedeleyen bir dostu “belki değişir” umuduyla yıllarca taşımak… Bu, dostluk değil; bir tür gönüllü yıpranmadır. Çünkü gerçek dostluk, karşılıklı bir inşa sürecidir. Tek taraflı fedakârlık ise bir süre sonra insanın ruhunu kemiren görünmez bir parazite dönüşür. Siz onu kurtarmaya çalıştıkça o daha da dibe iner, siz ise fark etmeden onun seviyesine doğru çekilirsiniz.

İş hayatında bu durum daha tehlikeli bir hâl alır. Liyakatsiz, muhteris, ikili oynayan, dedikoducu vb. birini “zamanla öğrenir” diyerek kritik bir pozisyona yerleştirmek, sadece bir bireyin değil bir kurumun çürümesine de zemin hazırlar. Modern organizasyonlar çoğu zaman bu hatayı “insana yatırım” adı altında meşrulaştırır. Oysa hakikat basittir: Yetersiz olana makam verildiğinde, o makam yücelmez; aksine makamın itibarı erir. Sonra herkes neden sistemin işlemediğini sorgular, ama kimse en başta yapılan bu temel hatayı görmek istemez.

Aile ve akrabalık ilişkileri ise bu hastalığın en dokunulmaz alanıdır. “Kan bağı” çoğu zaman aklın önüne geçer. Sürekli sorun çıkaran, zarar veren, hatta manipülatif davranışlar sergileyen bir akrabayı sırf “bizden” diye tolere etmek, aslında o davranışı teşvik etmektir. Bu durum, aile içinde görünmeyen ama derin çatlaklar oluşturur. Çünkü adaletin olmadığı yerde sevgi de uzun süre yaşayamaz.

Cemiyet hayatında ise mesele daha da karmaşık bir hâl alır. Toplumlar, bazen en sorunlu karakterleri “karizmatik” veya “güçlü” diye yüceltir. Özellikle modern dünyada, gürültü çıkaran ile değer üreten arasındaki fark giderek bulanıklaşmıştır. İnsanlar, hak etmeyenleri öne çıkarırken, gerçekten değerli olanları sessizliğe mahkûm eder. Bu da bir tür kolektif yanılsamadır: Toplum, kendi çürümesini alkışlar hâle gelir.

Parti, klan ve aşiret yapılarında ise sadakat, çoğu zaman aklın yerini alır. “Bizim adamımız” mantığı, liyakatin ve adaletin önüne geçer. Bu yapı içinde hatalı olan korunur, doğru olan yalnız bırakılır. Böyle bir sistemde ise ne gelişim mümkündür ne de sağlıklı bir düzen. Çünkü yanlışın ödüllendirildiği yerde doğru ya susar ya da orayı terk eder.

Modern insanın bu hastalığı biraz da kontrol arzusundan beslenir. Başkalarını düzeltme çabası, aslında insanın kendi hayatı üzerindeki belirsizlikleri bastırma yöntemidir. Bir başkasını “iyileştirmek”, kişiye sahte bir güç hissi verir. Fakat bu güç, kumdan bir kaleye benzer; ilk dalgada yıkılır. Çünkü insan, kendi iradesi dışında değiştirilemez.

Kendini kurtaramayanların başkalarını kurtarma sevdası… Kendi hayatı darmadağın olanların, başkalarının hayatına mimar kesilmesi… Bu trajikomik tablo, modern insanın en büyük çelişkilerinden biridir. Herkes bir başkasını düzeltmeye çalışırken, kimse dönüp kendine bakmaz.

Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati son derece berrak bir şekilde ortaya koyar. Hucurât Suresi 6. ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın…” Bu ayet sadece bilgiye değil, insana karşı da bir ölçü koyar: Herkese aynı güveni, aynı itibarı, aynı değeri vermek akıl değildir. Yine Bakara Suresi 286. ayette ifade edildiği üzere “Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” O hâlde insanın kendine düşen sorumluluğu bilmesi gerekir; başkasının değişmeyen yükünü sırtlanmak, ilahi ölçünün dışına taşmaktır.

Son söz olarak: Hayatta en büyük erdemlerden biri, kime ne kadar emek verileceğini bilmektir. Herkese aynı kapıyı açmak, herkesi içeri almak değildir bilgelik; aksine kimi dışarıda bırakacağını bilmektir. Çünkü insan, çevresinin ortalamasıdır. Sürekli bozuk olanı onarmaya çalışan, bir süre sonra kendisi de bozulur. Bu yüzden akıl, merhameti dengelemeli, iyilik, ölçü ile yapılmalıdır. Aksi hâlde insan, başkalarını kurtarmaya çalışırken kendi hakikatini kaybeder.