ISSIZLIKTA DOĞRU KALABİLMEK
İnsan, kalabalıkların ortasında iyi görünmeyi kolay sanır; çünkü doyumsuz göz vardır, sahte alkış vardır, geçici itibar vardır. Oysa asıl imtihan, kimsenin görmediği yerde başlar. Issız bir odada, geceyle baş başa kaldığında, kalbinin neye meylettiği, işte insanın hakikati orada tecelli eder. Zira dinin özü, sadece zahirde değil, bâtında da istikamet üzere olmayı gerektirir. Riyadan arınmış bir amel, gizlide yapılan bir iyilik, naif bir empati, sessiz bir istiğfar… Bunlar insanın hakiki sermayesidir.
Çağdaş kent insanı, vitrinde yaşar. Sokakları ışıklı, yüzleri süslü, libasları markalı ve sözleri cilalıdır. Fakat geceleri sönen ışıklarla birlikte, içindeki korkuyla bir boşluk büyür. Çünkü o, insanların görmediği yerde kendisiyle baş başa kalmayı unutmuştur. Bir iş adamı, milyonların içinde dürüstlük nutukları atarken, kimsenin bilmediği hesaplarında keyifle kul hakkı biriktirir olması bir tür yabanlıktır. Bir akademisyen, kürsüde ahlak, vatanseverlik ve dürüstlüğü anlatırken, odasında kalemini hakikate değil menfaate satmaya meyleymesi yine yabandır. Bürokratların hali de iyi kötü arasında konumsuz ve kanunsuz bir kaybolmuşluktur. İşte modern insanın trajedisi burada başlar. Görünürde doğru, özünde eğri olmak.
Kır insanı ise çoğu zaman sade ve sessizdir. Gösterişten uzaktır, ama bu onun her zaman saf olduğu anlamına gelmez. Kimi zaman o da yalnız kaldığında nefsine yenilir, kimsenin görmediği yerde emanete, meraya, tarlaya ve vakte hıyanet eder. Demek ki mesele şehir ya da köy değildir, mesele kalptir. Kalp, Allah’ın nazargâhıdır. Orada doğruluk varsa, insan nerede olursa olsun istikamettedir. Ama kalp bozulmuşsa, en dindar görünümlü kişi bile hakikatte bir maskeden ibarettir.
Okumuş insanın imtihanı daha ağırdır. Çünkü o bilir. Bilmek, sorumluluğu artırır. Bir cahilin hatası cehaletinden doğarken, bir âlimin hatası ihanete yaklaşır. İlmini, makamını, bilgisini insanların gözü önünde sergileyen ama yalnız kaldığında nefsine esir olan kişi, aslında en büyük çelişkiyi yaşayan kimsedir. İslam terminolojisinde bu hal, nifakın ince bir gölgesidir. Zira nifak, sadece sözde değil, hâlde de kendini gösterir.
Zengin insan, sadakayı kameralar önünde verir; ama kimsenin görmediği yerde kalbinin kapıları cimrilikle mühürlenmiştir. Fakir ise çoğu zaman görünmeyen yerde sabrıyla yükselir. Bir lokmayı paylaşırken, kimseye duyurmadan şükreder. İşte burada teraziler değişir. Allah katında değer, gösterişle, soyla, makamla değil, ihlasla ölçülür. Zenginliğin de fakirliğin de hakikati, insanın gizlideki hâliyle ortaya çıkar.
Ünlü olan, alkışların büyüsüne kapılır. Kalabalıkların sevgisi, onu kendine yabancılaştırır. O artık kendisi için değil, insanlar için yaşar. Ama bir gün ışıklar söndüğünde, yalnızlığın soğuk yüzüyle karşılaşır. Gariban ise kimsenin dikkatini çekmeden yaşar; ama belki de en büyük doğruluğu o taşır. Çünkü onun iyiliği alkış beklemez, onun sabrı şahit istemez. O, Allah’ın gördüğünü bilir ve bu ona manen yeter.
Bugünün insanı, görünür olmayı hakikat sanıyor. Sosyal medya, bu çağın en büyük riyakârlık sahnesi haline geldi. Herkes en iyi hâlini gösteriyor; ama kimse en gerçek hâlini yaşamıyor. Oysa mümin, görünmeyeni inşa eden insandır. Çünkü bilir ki Allah, gizliyi de açığı da bilendir. Bu bilinç, insanı yalnızken de doğru kılar. İşte takva tam da burada başlar: Kimsenin görmediği yerde, Allah’ın gördüğünü unutmamak.
Kur’an’ın öğrettiği ahlak, sadece toplum içinde değil, yalnızlıkta da geçerlidir. Bir insanın gerçek değeri, gece yaptığı ibadetle, kimse bilmeden verdiği sadakayla, kalbinde taşıdığı doğru niyetle ölçülür. Ameller niyetlere göredir; niyet ise insanın en gizli alanıdır. Orada kimse yoktur, sadece kul ve Rabbi vardır. Ve o alanda yapılan her tercih, insanın ebedi akıbetini belirler.
Şimdi dönüp birkaç saniye için kendimize bakalım: Kimsenin olmadığı yerde biz kimiz? Kapılar kapandığında, perdeler çekildiğinde, mailler ve telefonlar sustuğunda… Hâlâ doğru muyuz? Yoksa doğruluğumuz, başkalarının gözlerine, makamlarına, unvanlarına ve sözlerine mi emanet? Eğer öyleyse, biz henüz ilahi hakikati yaşamıyoruz demektir. Çünkü gerçek iman, yalnızken de istikamet üzere kalabilmektir. Ve belki de insanın en büyük imtihanı, kimsenin görmediği ıssız yerde dürüst ve doğru bir özne kalabilmektir.