PARLAK MAKAMLAR, SAHTE SURETLER VE SOLGUN HAKİKATLER

“Surete aldanan hakikati ıskalar...” sözü, yalnızca bireysel hayatlarımızı değil çağımızın bütün zihniyetini anlatan keskin bir uyarı gibidir. Modern çağda nefes alıp veren insanın en büyük yanılgısı, yaradılışındaki hakikati aramak yerine görüntünün şatafatlı büyüsüne kapılmasıdır. Bu sebeple parlayan vitrinler, kusursuz hayat gösterileri ve cilalanmış sözler hakikatin yerini almaya başlamıştır. İnsan artık bir şeyin doğru olup olmadığını değil, nasıl göründüğünü ve nasıl tüketildiğini sorguluyor. Böyle olunca da hakikat sessizce geri çekiliyor; gürültülü ve samimiyet rüştü olmayan suretler ise meydanı dolduruyor.

Bugünün çağında da en büyük aldatıcılardan biri yine makamların cezbedici silüetidir. Makamın etrafında oluşan ihtişam, çoğu zaman insanın karakterinden daha fazla konuşur hale gelmiştir. Oysa makam, hakikatin hizmetinde olduğunda kıymetlidir; aksi halde yalnızca geçici bir gölgedir. Ne var ki birçok insan makamın temsil ettiği sorumluluğu değil, onun sağladığı görünürlüğü ve cazibeyi arıyor. Koltuklar büyüdükçe bazı insanların ufku ve ahlakı küçülüyor; yetki arttıkça hikmet azalıyor. Böyle olunca makamlar ağır bir emanetten çok, parlayan bir dekor haline geliyor.

Oysa tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Makam insanı büyütmez, insan makamı büyütür. Makamın arkasına saklananlar, koltuklarını kaybettiklerinde sessizler yurdunda unutulur. Kimler unutulmadı ki... Ama hakikatin yanında duranlar, makamları olmasa da hatırlanır. Ne yazık ki modern çağda gençlere gösterilen rol modellerin çoğu; hikmet sahibi insanlar değil, görünürlük sahibi maskesi ucuz figüranlardır. Şöhret, takipçi sayısı ve makamın etrafındaki kalabalıklar başarı ölçüsü gibi sunuluyor. Böyle bir atmosferde hakikat, çoğu zaman alkışın gürültüsü içinde kayboluyor.

Genç nesiller tam da bu gürültünün ortasında büyüyor. Onlara sürekli parlak hayatlar, hızlı yükseliş hikâyeleri ve zahmetsiz başarı tabloları gösteriliyor. Makama ulaşmanın değeri anlatılıyor ama o makamın taşıdığı sorumluluk ve ahlaki değerler çoğu zaman konuşulmuyor. Oysa hakiki büyüklük; yükselmekte değil, yükseldiğinde marifet ile ağırlaşabilmektedir. İnsan makam kazandığında değil, makam karşısında karakterini kaybetmediğinde büyür.

Hakikat çoğu zaman gösterişsizdir. Büyük insanlar çoğu zaman sessizdir; kalıcı işler çoğu zaman gürültüyle değil sabırla yapılır. Bir ağacın kökleri toprağın altında görünmez ama ağacı ayakta tutan da onlardır. Bugün toplum kökü değil yaprağı konuşuyor, derinliği değil parıltıyı alkışlıyor. Bu yüzden de en küçük rüzgârda savrulan fikirler, en küçük çıkar karşısında eğilen karakterler ortaya çıkıyor.

Gençlere düşen görev tam da burada başlıyor: Makamın gölgesine değil hakikatin ve tevazunun ışığına bakmak. Her yükseleni büyük sanmamak, her alkışlananı doğru kabul etmemek, her güçlü görünenin gerçekten güçlü olduğunu düşünmemek… Çünkü hakikat çoğu zaman kalabalığın değil, vicdanın tarafındadır. Tarihte iz bırakan insanlar; makamın cazibesine kapılanlar değil, hakikatin ağırlığını taşıyanlardır.

Unutulmamalıdır ki makam geçicidir, suret fanidir, alkış ise kısa ömürlüdür. Bir gün insan dönüp hayatına baktığında bazı kayıpların aslında birer korunma olduğunu fark eder. Bazen elde edilemeyen bir koltuk, alınamayan bir unvan, ulaşılamayan bir makam yıllar sonra insanın omzundan büyük bir yükün kalkmış olduğunu gösterir. Çünkü hayatın derin muhasebesi şunu öğretir: Her elde edilen kazanç değildir, her kaybedilen de kayıp değildir. Hatta bazen nasip olmayan makam ve unvanlar sonradan anlaşılır ki iyi ki olmamış; çünkü bazen insanın sahip olmadığı şeyler, sahip olduklarından daha hayırlı olabilir.