TAŞRADA KRAVAT VE ROZETLERİN GÖLGESİNDE SİYASET TİYATROSU

Anadolu taşrasına garibanlık öyle bir kök salmıştır ki, toprağın altına değil, insanın içine adeta işlemiştir. Ne söz yetişir ona ne de ifade; mimikler bile aczin diline döner. Bir bakarsın bir kahve köşesinde, bir bakarsın bir il/ilçe binasının dar koridorunda, herkesin dilinde aynı cümleler: "Bu Kutlu Dava Yolunda Biriz", “Memleket için koşturuyoruz.”... Oysa o koşu, çoğu zaman aynı yerde sayan bir koşudur; yorgunluk gerçek, menzil hayalidir.

Taşrada siyaset, bir idealler meselesi olmaktan ziyade bir kimlik meselesidir. Kravat, takım elbise ve yakaya iliştirilmiş bir rozet, insanı bir anda “dava adamı” yapar. O rozeti takan, kendini memleketin yükünü omuzlamış herkül sanır; halbuki çoğu zaman omuzladığı şey, kendi gölgesidir. İlçeden ile, ilden ilçeye dolaşan bu figürler, birbirine benzeyen cümlelerle farklı görünmeye çalışır.

Çoğunlukla her biri diğerinin aynasıdır aslında. Aynı methiyeler, aynı bağlılık yeminleri, aynı vatan-millet ve ideolojik söylemleri… Yüz yüze gelince kardeş, dava arkadaşı/yoldaşı, arkasını dönünce rakip. Gülüşler geniş, kalpler dar. Birbirinin sırtını sıvazlayan eller, ilk fırsatta birbirinin kuyusunu kazmaya da pek heveslidir. Bu, taşranın en eski ve en iyi öğrenilmiş saftirik siyasetidir.

İşin en trajikomik yanı ise bu mücadelenin çoğu zaman aynı çatı altında verilmesidir. Aynı partinin mensupları, birbirini saf dışı bırakmak için gece gündüz strateji kurar. Dışarıdan bakıldığında birlik ve beraberlik tablosu çizilirken, içeride küçük hesapların büyük kavgaları yaşanır. Bu kavga, ideolojik değil; tamamen kişisel bir iktidar arzusunun tezahürüdür.

Ve sonra o meşhur yolculuk başlar: “Ankara’ya gidiyorum.” Bu cümle, taşrada bir nevi kutsal bir geçiş ritüelidir. Valizler hazırlanır, uçak biletleri kesilir, umutlar büyütülür, beklentiler şişirilir. Ankara, sanki her kapının açıldığı, her hayalin gerçekleştiği bir masal diyarı gibi tahayyül edilir. Oysa çoğu zaman o kapılar, içeriden kilitlidir.

Başkentte geçirilen günler, dumanlı ihale ofislerinde, otel lobilerinde, sendika köşelerinde ve parti koridorlarında eriyip gider. Lobicilik adı altında yürütülen ilişkiler ağı, çoğu zaman bir sis perdesinden ibarettir. Kim kime ne vaat etmiş, kim kimin adamı olmuş, kim hangi masada ne çekiştirerek konuşmuş, ne resim çekilmiş, ne mesajlar atılmış, hangi sosyal medya grubuna girilmiş… Bunların hepsi bir dedikodu zincirine dönüşür. Ve o zincirin en zayıf halkası, genellikle en çok hayal kurandır.

Paralar harcanır, hediyeler alınır, zaman tüketilir adeta ömürden parçalar kopar. Ama geriye çoğu zaman elle tutulur bir şey kalmaz. Taşrasına dönen kişi, kendini muzaffer bir komutan veya tarihe dürüstlüğü ve ilkelli duruşu ile imzasını atmış bir halk lideri olarak görse de ya bir umut daha ekleyerek geri döner ya da yeni bir hayal kırıklığını saklayarak. Taşraya dönüldüğünde gündelik hikâye değişmez: “Görüştük, konuşuyoruz, yakında güzel şeyler olacak.” türünden fantazi sözler ile zamana kurşun sıkılır.

Bu döngü, yıllar boyunca kendini tekrar eder. Yeni yüzler eski hataları devralır, eski hikâyeler yeni ağızlardan anlatılır. Taşranın siyaset sahnesi, değişmeyen bir dekor ve sürekli değişen oyuncularla doludur. Ama senaryo hep aynıdır: Güçlü olma arzusu, başkan olma hayali, vekil olma efsanesi ve “adam yerine konma” ihtiyacı.

Ve insan ister istemez içinden şöyle der: “Hadi ol bakalım.” Çünkü bu hikâyede herkes güçlü olmak ister, ama kimse gücün ne olduğunu gerçekten sorgulamaz. O kurt siyasetçiler ise bu arzuyu çok iyi bilir; taşralının hevesini, zaafını ve safiyetini ustaca kullanır. İşte asıl trajedi de burada başlar: Bir yanda kandıran, diğer yanda kandırılmaya gönüllü olanlar… Ve ortada, yine sessizce yoksullaşan bir memleket.

Birileri bunlara hatırlatsın: Siyaset, gürültüyle değil ağırlıkla yapılır; karakteri olmayanın politikası da sadece bir gölgedir.