BU MESLEK "YEDEK LASTİK" DEĞİLDİR

Geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde konuşuluyordu, "Artık herkes gazeteci!" Evet, eline akıllı telefon alan, bir sosyal medya hesabı açan herkes kendini "medya mensubu" ilan ediyor. Mesleğe özenilmesi, haber peşinde koşulması kağıt üzerinde güzel. Ancak bu işin içine girdiğinizde karşınıza çıkan manzara maalesef her zaman o kadar pembe değil.

Gazetecilik, tozlu yollarda iz bırakmak, halkın arasında ter dökmek ve her şeyden önemlisi "özgün" olmaktır. Ancak bugün geldiğimiz noktada, mesleğin itibarını zedeleyen iki büyük kitleyle karşı karşıyayız. Bir yanda "sağ tık-kopyala-yapıştır" yöntemiyle emek hırsızlığı yapanlar, diğer yanda ise sadece yemekli toplantılarda boy gösteren "protokol" meraklıları...

Bugün kime baksanız bir haber sitesi sahibi. Ama sorsan haberi nereden aldı? "Falan ajans yazmış, filan yer paylaşmış..." Kendi muhabiri yok, kendi araştırması yok, kendi fotoğrafı yok! Masa başında, sağdan soldan çalınan içeriklerle, başkasının alın teri üzerine bina edilen bir "gazetecilik" anlayışı ne meslek etiğine sığar ne de helal lokmaya.

Gerçek gazeteci, olay yerine giden, toz yutan, 5N1K kuralını bizzat sahada işleten kişidir. Başkasının haberini çalmak sadece bir hırsızlık değil, aynı zamanda bu mesleği bir "ticarethane" olarak görmenin en bariz kanıtıdır. Haber üretmek yerine, üretilen haberi yağmalamak gazetecilik değil, olsa olsa dijital asalaklıktır.

İşin daha acı bir boyutu var ki, o da hepimizin malumu olan "yemekli toplantı" manzaraları.

Halkın bir sorunu varken, bir mahallede su akmazken, bir yol çökmüşken ya da bir vatandaşın feryadı yükselirken ortada tek bir "gazeteci" göremezsiniz. Ama ne hikmetse, bir kurumun veya siyasetçinin yemekli bir basın toplantısı olduğunda, o salonlarda oturacak yer kalmaz!

Sayıları bir anda yüzlere ulaşan bu "gazeteciler" sahada yokken neden sofrada çoktur? Çünkü onlar için bu meslek, topluma hizmet değil, bir yerlere yamanma ve o meşhur "basamak" olarak kullanma aracıdır. Sahada kimsenin görmediği isimlerin, protokol masalarında başköşeye oturma yarışı, asıl mesleğini yapanların emeğine yapılmış en büyük saygısızlıktır.

Birçok kişi bu işi hobi sanıyor ama devletin yasaları durumu net bir şekilde mühürlemiş. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın kapısından içeri girdiğinizde size ilk sorulan soru şudur, "Gazetecilik dışında bir işin veya ticari faaliyetin var mı?"

Eğer varsa, o sarı (veya yeni rengiyle turkuaz) kartı rüyanızda bile göremezsiniz. Çünkü o kart, sadece "gazetecilikten geçinen" kişiye verilir.

Aynı şekilde Basın İlan Kurumu... Eğer bir gazete resmi ilan almak istiyorsa, kadrosundaki fikir işçilerinin başka bir işle iştigal etmemesi şarttır. Neden? Çünkü kalemini sadece haber için oynatan, geçimini sadece bu yolla sağlayan gazeteci, şantaja veya kişisel çıkara tenezzül etmez, etmemelidir. Devlet bu kuralla aslında şunu der; "Seni başka işlere muhtaç etmiyorum ki, kalemini silah olarak kullanma!"

Gazeteciliği bir "ticarethane" gibi görenler, bugün bir reklam alabilmek için dün yazdıkları eleştirel haberi saniyeler içinde silebiliyorlar. Ya da bir kuruma gidip "Haberinizi yaparım ama..." diye başlayan cümlelerle pazarlık masasına oturuyorlar. İşte bu, mesleği bir silah gibi kullanmaktır.

Gazetecilik bir zenginleşme aracı değildir. Gazetecilik, haksızlığa uğrayanın sesi, sessiz yığınların çığlığıdır. Eğer siz bu mesleği, başka bir iş kapısını açmak için anahtar olarak kullanıyorsanız, o anahtar gün gelir sizin itibar kapınızı kilitler.

Diyelim ki, bir müteahhitsiniz ve aynı zamanda yerel bir gazete işletiyorsunuz. Yarın öbür gün belediyeden alacağınız bir ruhsat ya da ihale söz konusu olduğunda, o gazetenin manşetleri ne kadar tarafsız olabilir? Ya da bir kamu kurumunda çalışırken, o kurumdaki usulsüzlüğü yazabilir misiniz? İşte bu yüzden gazetecilik, "yan iş" kabul etmez.

Netice itibarıyla, Gazetecilik dışındaki her uğraş, bu mesleğin saflığına sürülmüş bir lekedir. Ya sadece gazetecisinizdir ve onurunuzla bu yükü taşırsınız ya da başka bir iş yapıp bu kutsal unvanı kirletmekten vazgeçersiniz. Çünkü gerçek bir gazetecinin en büyük sermayesi bankadaki parası değil, toplumun ona baktığında gördüğü o "eğilmeyen" duruşudur.