Kısa ve öz yazacağım bu defa, onlar okusun diye. Zira onlar uzun yazıları okumayı sevmezmiş, sanırım onlar okumayı da hiç sevmemiş. “Canım…” diye başlayacaktım yazıya. Bir tepedeyim, tatlı bir esinti, güzel bir şarkı ve sen canım, memleketim. Bu çağda kim kime böylesine can olur. Niye bu kadar seviyorum, var elbet sebebi. Evvela kaderim bildim coğrafyamı, sonra çocukluktan bu yana gelen bir huy ki hep zayıf olanın yanındaydım. Mahallede oyuna sonradan dâhil olacakken kaybedecek olan takıma geçerdim, bir futbol maçı izlerken bile geride olan takımı tuttum. Benim memleketim çok gol yedi, şike var başka açıklaması yok. Bu şebekenin canına okumadan canımız rahat etmeyecek.
Yine o tepedeyim, o esinti, “canım” diye başlayacaktım, bir ses ile ürperdim, “çok seversen sınanırsın!” Çok sevdim. Bundan mıdır çiğnenmem, bundan mıdır ruhumda kırılmadık kemik bırakmayışları, gül bahçesinde gezinelim derken ellerim kan, diken. Her bir dikeni söküp ciğerimden, kelimeleri tutturacağım yazının yakasına. Dileyen toplayıp acıtsın canını.
Hayatı boyunca hiçbir şeyi tutkuyla karşılıksız sevmemiş, her şeyden vazgeçerek, tüm zorlukları göze alarak sımsıkı bir ideale sarılmamış, bir değer uğruna ölüme gitmeyi bile göze almamış insanlar bunu başarabilenleri görünce kendilerindeki bu eksikliği can yakarak örtmeye çalışır. Evet, biz delicesine seviyoruz, Muş’u, bu ülkeyi, bu bayrağı, bu ümmeti, mağduru, mazlumu, masumu seviyoruz. Ve tüm bunları çevreleyen davamızı ölümüne seviyoruz. Evet, sizin dediğiniz gibi “enayilik!” yaparak seviyoruz, siz “boş iş” sanırken içini doldura doldura seviyoruz, uğruna yıllarca ilmek ilmek ördüğümüz bütün itibarımızı çöp gibi avucumuzda buruşturup o birilerinin ayağının önüne fırlatacak kadar seviyoruz. Boynumuza ilmek geçirmeye çalıştıklarında bile kabullenmek yerine “iyyake na’budu” deyip ayağımızın altındaki tabureye tekme atacak kadar seviyoruz. Herkesin adaletsizlik var dediği yerde “adalete” halel getirmemek için attığımız her adımı kırk kere ölçüp attık. Ben Müslümanım, hiçbir haksızlık ve kalleşlik önünde eğilemem ve eğilmeyeceğim. Tüm tasmalı gölgelere sözümdür, o güneş doğacak Allah’ın izniyle. İziniz kalmayacak bu memlekette. Adaleti kemirenler yenilecekler, altında kalacaklar tüm art niyetlerinin. Batan gemiyi yağmalayalım derken fare gibi düşecekler o sulara, o gemi batmayacak Allah’ın izniyle, yol alacak, sonsuz ufuğa. Saman altından suyunu yürüten, bunu görmezden gelen, buna sebep olan, destek olan, tüm bunlara susan herkes elbet hesabını verecektir. Yol almak varken bu memlekete zaman kaybettirenler, değil yıllar, aylar, boşa geçen her dakika için hesap verecek. Bu memleketin gençleri olarak ahdimizdir, size yenilmeyeceğiz! Hakk’ı üstün tutmak için biz dik duracağız, siz dilediğinizce çiğneyin bizi, yoğrulup kıvam alırız ancak. Yenilmek yok, yenileniriz biz, sürünürüz ama ardından kanatlanırız. Oysa siz deri değiştirir hep sürünürsünüz. Ahdimizdir, omurgasızlara karşı tüm kemiklerimiz, kalbimiz ve ruhumuz kırılsa da dik duracağız. Korktuğunuz kadar değiliz, fazlasıyız çünkü sizden farklıyız; sevdamız var.
Hadi yardım et bana, ne yazayım bu sayıda diye sormuştum. “Güzel şeyler yazmak lazım, güzel işler yapabilmek için insanların ütopik gördüğü ve birçoğunun alay ettiği hayallerimize olan inancımız için güzel yazmak lazım. Sadece ikimizin okuyacağı bir köşe yazısı olsaydı yenilen haklarımızı, uğradığımız iftiraları, dönen çirkinlikleri yazardık ama şimdi inancımızı, inandığımızı yazmak lazım. Zaten her şeyi yazabilseydik yüreğindeki acının rengini görebilirlerdi” dedi. Gözü, kulağı, kalbi mühürlenenlere, tasmalı gölgelere ithafen güzel şeyler yazdık.