TRUMPÇI ABD’NİN KÜRESEL DÜZENİ ZORLAMA STRATEJİSİ
ABD’nin Trump dönemindeki yönelimini anlamak için Amerikan dış politikasının uzun tarihine selim bir akılla bakmak gerekir. 19. yüzyılın Monroe Doktrini ile şekillenen izolasyonculuk, II. Dünya Savaşı sonrası küresel liderliğe evrilmiş; Soğuk Savaş boyunca “özgür dünyanın lideri” iddiasıyla kurumsallaşmıştır. Trump ise bu tarihsel çizgide bir kopuşu temsil ediyor gibi. Şöyle ki; onun “America First” söylemi, aslında ABD’nin küresel düzen kurucu rolünden yorulduğunun ve maliyetleri artık taşımak istemediğinin itirafıdır. Bu, bir güç kaybından çok, gücün paylaşılmasına yönelik isteksizliğin dışavurumudur.
Bir siyasal kavram olarak Trumpizmin toplumsal kökleri, küreselleşmeden kaybeden Amerikan orta sınıfına ve lümpen bir hissiyata dayanmaktadır. Sanayisizleşme, işsizlik, göç ve kültürel dönüşüm, ABD toplumunda derin bir kimlik krizine yol açmıştır. Trump bu krizi “elitler”, “göçmenler” ve “küreselciler” üzerinden siyasallaştırmıştır. Dolayısıyla ABD’nin dışa kapanan, sert ve öngörülemez tavrı, sadece stratejik değil; iç toplumsal gerilimlerin dış politikaya yansımasıdır. Dış düşman üretimi, iç bütünlüğü sağlama aracına dönüşmüştür.
Trump yönetimi, ABD’nin yıllarca savunduğu serbest ticaret düzenini bizzat sabote etmiştir. Çin’e karşı başlatılan ticaret savaşları, NAFTA’nın revizyonu ve Dünya Ticaret Örgütü’nün işlevsizleştirilmesi, ABD’nin artık kurallı bir küresel ekonomiden ziyade pazarlıkçı bir güç ekonomisi istediğini göstermektedir. Gerçek niyet, küresel pastayı büyütmek değil; pastadaki payı zorla artırmaktır. Bu yaklaşım, küresel ekonomiyi istikrarsızlaştıran, belirsizliği kalıcılaştıran bir etki yaratmıştır.
Trump döneminde ABD’nin Afganistan, Suriye ve Ortadoğu’daki tutumu sıkça “geri çekilme” olarak yorumlanmıştır. Oysa bu, klasik anlamda bir pasifizm değil; maliyeti yüksek kara savaşlarından kaçınarak, hava gücü, teknoloji ve vekil aktörler üzerinden yürütülen yeni bir askerî stratejidir. ABD, küresel jandarmalık rolünü bırakmak istemektedir; ancak asla unutulmamalı ki bu küresel denetim iddiasından vazgeçmek değildir. Bu da boşluklar doğurmakta, bu boşlukları Rusya, Çin ve bölgesel diğer güçler doldurmaktadır.
Trump yönetimi başta NATO olmak üzere BM, UNESCO ve benzeri çok taraflı kurumları açıkça küçümsemiş; diplomasiyi liderler arası kişisel ilişkilere indirgemiştir. Bu yaklaşım, ABD’nin yumuşak gücünü ciddi biçimde zayıflatmıştır. Kurallara dayalı uluslararası sistem yerine, güçlünün haklı olduğu kaba ve kabadayı bir düzen ima edilmiştir. Diplomasi, ilke değil pazarlık meselesi hâline gelmiş; müttefiklik ilişkileri dahi koşullu ve geçici bir zemine oturtulmuştur.
Trump’ın Çin ve Rusya’ya yönelik sert söylemi, çoğu zaman stratejik tutarlılıktan yoksundur. Çin, ekonomik rakip; Rusya ise askerî ve jeopolitik denge unsuru olarak sunulmuştur. Ancak ABD’nin gerçek korkusu, bu aktörlerin ABD’nin kurduğu düzeni kullanarak ABD’yi dengelemesidir. Trumpçı yaklaşım, çok kutupluluğu yönetmek yerine, onu bastırmaya çalışmış; bu da küresel güç mücadelesini daha sert ve kontrolsüz bir hâle getirmiştir.
Trump döneminde ABD, uluslararası hukuku çıkarlarına göre yorumlayan, hatta görmezden gelen bir aktöre dönüşmüştür. Kudüs’ün statüsü, İran nükleer anlaşmasından çekilme ve yaptırım politikaları bu yaklaşımın somut örnekleridir. Bu durum, sadece ABD’nin değil, tüm küresel sistemin normatif zeminini zayıflatmıştır. Kuralsızlık bulaşıcıdır; büyük güçlerin hukuku ihlali, küçük aktörlere de meşruiyet sağlar.
Trumpçı ABD’nin en büyük sorunu, belirsizliği bir strateji olarak kullanmasıdır. Bu durum kısa vadede pazarlık gücü sağlayabilir; ancak uzun vadede küresel kaosu normalleştirir. Müttefikler güven kaybeder, rakipler agresifleşir, tarafsız aktörler silahlanır. Küresel düzenin temel dayanağı olan öngörülebilirlik ortadan kalktığında, krizler istisna değil, kural hâline gelir.
Trump yönetimindeki ABD, gücünü kaybetmiş değildir; fakat meşruiyetini ve liderlik kapasitesini aşındırmıştır. Gerçek niyet, dünyayı dönüştürmek değil; ABD’yi dünyadan korumaktır. Ancak küreselleşmiş bir dünyada bu mümkün değildir. ABD’nin bu yaklaşımı, sadece kendi müttefiklerini değil, küresel düzenin tamamını istikrarsızlaştıran bir etki üretmiştir. Güç, paylaşıldığında liderliktir; dayatıldığında ise yalnızlıktır. Trumpçı ABD, tam da bu yalnızlığın eşiğinde durmaktadır. Bu da gelecekte bazı olumlu gelişmeler için hayırlı bir faktör olarak görülebilir.
Son tahlilde Trump döneminde kristalize olan bu lümpen yaklaşım ve birkaç gün önce meşru Venezuela liderinin maruz kaldığı müdahale, ABD’nin yalnızca güç kullanan değil, "gücünü teşhir etmeyi" esas alan bir siyaset benimsediğini de göstermektedir. “Bir gecede liderinizi evinden alırım” iması, fiilî bir tehditten çok daha fazlasıdır; bu, dünyanın geri kalanına yönelik bilinçli bir gözdağıdır. Devletlerin egemenliğinin, liderlerin dokunulmazlığının ve hatta ulusal iradenin, ABD merkezli askerî–istihbarî kapasite karşısında ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatma çabasıdır. Bu mesaj aynı zamanda, ABD–İsrail ekseninde kurulan ekonomik, askerî ve kültürel düzene açıktan veya örtük biçimde meydan okuyan aktörlerin karşılaşabileceği akıbetin sembolik bir ilanı olarak da okunmalıdır. Burada amaç yalnızca caydırmak değil; itaati görünür kılmak, muhalefeti psikolojik olarak sindirmek ve küresel sistemin “sınırlarını” yeniden çizmektir.
Ne var ki bu tür bir güç gösterisi, kısa vadede korku üretebilir; uzun vadede ise direnç, ittifak arayışı ve alternatif düzen tasavvurlarını besler. Bu nedenle devletler için asıl tavsiye, romantik meydan okumalar ya da edilgen teslimiyet arasında sıkışmak değil; çok katmanlı diplomasi, ekonomik çeşitlenme, toplumsal iç barış, meşruiyet ve bölgesel işbirliği üzerinden kendi kırılganlıklarını azaltmaktır. Zira gücün alenen sergilendiği bir dünyada ayakta kalmanın yolu, yüksek sesle karşı çıkmak değil; sessizce ama akılla, dayanıklılıkla ve uzun vadeli stratejiyle pozisyon almaktan geçmektedir.