TÜİK Van Bölge Müdürlüğü’nün açıkladığı son Muş raporunu elime aldığımda, satır aralarında gezen rakamların soğuk birer istatistikten çok daha fazlasını söylediğini hissettim. Bazen bir sayı, bin kelimelik bir çığlığı gizler. Raporun bize sunduğu tablo net, dolaysız ve bir o kadar da düşündürücü… Muş, sessiz ve derinden bir kan kaybı yaşıyor, insanımız kendi doğduğu topraklara sığamayıp yollara düşüyor.
Gelin, masa başı verilerini bir kenara bırakıp bu tablonun Muş’un caddelerine, köylerine ve insanının geleceğine ne söylediğine birlikte bakalım.
Nüfus haritasına baktığımızda içimizi burkan bir gerileme karşılıyor bizi. 2023’te 400 bine merdiven dayayan kent nüfusu, iki yıl içinde adım adım gerileyerek 389 bin seviyesine kadar çekildi. İki yılda 10 bin 752 kişi... İlk bakışta sadece bir rakam gibi durabilir ama bu kayıp, koskoca bir ilçenin, caddelerin, cıvıl cıvıl mahallelerin içinin boşalması demek.
Sorunun ana kaynağını bulmak için çok uzağa gitmeye gerek yok, yanıt “göç” sütununda apaçık duruyor. Yalnızca 2025 yılında 12 bin kişi Umut Şehri’ne gelirken, 19 bin insanımız valizini toplayıp helalleşerek kentten ayrıldı. Verilen net göç eksi 6 bin 900! Türkiye genelinde kilometrekareye 112 kişi düşerken Muş’ta bu sayının 45’e kadar gerilemesi, ovalarımızın ve sokaklarımızın her geçen gün biraz daha tenhalaştığının en somut kanıtı.
Peki, bu insanlar neden gidiyor? İnsan doğduğu, büyüdüğü, anılarının biriktiği toprağı durup dururken terk etmez. Bir kenti ayakta tutan en güçlü tutkal, insana sunulan aş ve iş imkânıdır.
TÜİK’in işgücü verileri tam da bu yaraya parmak basıyor. Muş’ta istihdam oranı yüzde 35,7. Açıkça söylemek gerekirse, çalışma çağındaki her 10 hemşerimizden yalnızca 3’ü bir işte çalışıp evine ekmek götürebiliyor. İşsizliğin yüzde 11,7 olduğu, işgücüne katılımın yüzde 40’larda kaldığı bir ekonomide, gençlerin gelecek hayallerini başka şehirlerde aramasından daha doğal ne olabilir? Kişi başına gelir kâğıt üzerinde yükselmiş görünse de çarşı-pazardaki hayat pahalılığı karşısında bu rakamların mutfaktaki yangını söndürmeye yetmediğini hepimiz biliyoruz.
Bizi asıl kaygılandırması gereken nokta ise sosyal alanlardaki makasın giderek açılması.
İlkokulda yüzde 96’ları bulan okullaşma oranının, lise çağına gelindiğinde yüzde 63,6’ya kadar çakılması ne anlama geliyor? Çocuklarımız eğitime umutla başlıyor ama liseye geldiğinde her üç çocuktan biri okul sırasından kopuyor ya hayata erken atılmak ya da göç kervanına katılmak zorunda kalıyor. Okuryazarlık oranımızın hâlâ ülke ortalamasının gerisinde kalması da cabası.
Sağlıktaki manzara da farklı değil. Türkiye genelinde bir hekime 389 hasta düşerken, Muş’ta bu sayı 791’e çıkıyor. Neredeyse iki katı! Hastane yatağından hemşire sayısına kadar her parametrede ülke ortalamasının gerisinde kalmak, Muşlu vatandaşın sağlık hizmetine ulaşırken ne kadar büyük bir sabır sınavından geçtiğini özetliyor.
Tüm bu zorlu tabloya rağmen Muş’un pes etmeyen, direnen bir damarı var. Bütün göç ve istihdam baskısına rağmen kentin en büyük gücü hâlâ toprak ve hayvancılık.
3 milyon dekardan fazla ekili tarım alanı, 254 bin büyükbaş ve 1,4 milyonu aşan küçükbaş hayvan varlığı, bu ovada devasa bir üretim potansiyelinin yattığını gösteriyor. Konut satışlarının ve araç sayısının artması da kent merkezinde kendi imkânlarıyla dönmeye çalışan bir iç dinamizmin varlığına işaret ediyor.
Muş, geniş aile yapısıyla, bereketli ovasıyla, mert insanıyla yaşamaya ve üretmeye devam ediyor. Fakat sadece geleneksel yöntemlerle tarım ve hayvancılık yaparak genç nüfusu bu kentte tutmamız artık mümkün değil.
Çocuklarımızın eğitimden kopmadığı, hastalarımızın sıra beklemediği, gençlerimizin kendi memleketinde iş bulup yuva kurabildiği bir Muş’u inşa etmek zorundayız. Aksi takdirde, her yıl açıklanan TÜİK raporlarında eksiye düşen nüfus rakamlarını okumaya ve gidenlerin arkasından bakmaya devam ederiz.
Muş’un ihtiyacı olan tek şey var… Kendi evlatlarına bu topraklarda güvenle geleceğe bakma imkânı sunmak.