Bir coğrafyanın kaderi, çoğu zaman haritalardan önce masalarda çizilir. Ortadoğu’nun son iki yüzyıllık serencamı da tam olarak böyledir. ABD, Avrupa güçleri, Rusya ve İsrail; farklı dönemlerde, farklı gerekçelerle ama aynı ortak sonuçla bu coğrafyada kalıcı bir istikrarsızlığı kendi çıkarları için “yönetilebilir” bulmuşlardır. Kaos, onlar için bir arıza değil; aksine bir araç, bir düzenek, bir kaldıraçtır. Bu gerçek, artık örtük değil; yeterince dikkatle bakıldığında son derece açıktır. Tarihi açıdan şu da tecrübe edilmiş ki; müminlerin bu desiseli kaldıraça iktidar aşkı ve bağımsızlık uğruna her dönemde aparat olmasıdır.
1815 Viyana Kongresi, yalnızca Napolyon sonrası Avrupa düzenini değil, dolaylı biçimde Osmanlı’nın ve dolayısıyla Ortadoğu’nun da geleceğini belirleyen bir eşikti. “Denge” adı altında kurulan bu sistem, Osmanlı’yı giderek zayıflatmayı, onu bir tampon ve pazarlık nesnesi hâline getirmeyi hedefliyordu. 19. yüzyıl boyunca “Şark Meselesi” başlığı altında yürütülen tartışmalar, tanzim ve ıslahatlar aslında Osmanlı’nın nasıl ve kimler arasında paylaşılacağına dair uzun soluklu bir müzakereden ibaretti. Hasta adam teşhisi, bir tespit değil; bir şeytani niyet beyanıydı.
Osmanlı’nın çözülme sürecinde etnik, mezhepsel ve kültürel farklar özellikle kaşındı. Balkanlar’da denenen model, daha sonra Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika'da daha sert biçimde uygulandı. İngiltere ve Fransa’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında izlediği siyaset, yerel unsurları birbirine karşı konumlandırarak merkezi yapıyı dağıtmak üzerine kuruluydu. Sykes–Picot Anlaşması, yalnızca sınırları değil; gelecekteki çatışmaların fay hatlarını adeta cetvelle çizmekteydi. Aynı aşiretin/millettin, aynı inancın/mezhebin, aynı tarihsel hafızanın farklı devletler içine bölünmesi tesadüf değildi.
20. yüzyılın ortasından itibaren ahlaki hiçbir kadim hüviyeti olmayan ABD sahneye çıktığında yöntem değişti, amaç değişmedi. Soğuk Savaş yıllarında Ortadoğu, Sovyetler Birliği’ne karşı bir satranç tahtası olarak görüldü. İran’da Musaddık’ın devrilmesi, Mısır’da Nasır’ın kuşatılması, Afganistan’da vekâlet savaşları; hepsi enerji yolları, askerî üsler ve ideolojik nüfuz uğruna yürütülen müdahalelerin parçalarıydı. Demokrasi söylemi, çoğu zaman petrol kuyularının ve değerli madenlerin gölgesinde anlamını yitirdi.
Rusya ise Çarlık döneminden Sovyetlere, oradan günümüze uzanan çizgide sıcak denizlere inme idealini Ortadoğu üzerinden hep sürdürdü. Suriye ve İran bu stratejinin en görünür örneği oldu. Mezhepsel denge adı altında bir tarafın mutlak korunması, ülkeyi bir iç savaş laboratuvarına çevirdi. Rusya için mesele Suriye halkının huzuru değil; Akdeniz’deki askerî varlığı ve küresel pazarlık gücüdür. Kaos burada da bir maliyet değil, bir yatırımdır.
İsrail’in varlığı ve güvenliği ise Batı’nın Ortadoğu politikalarının merkezinde özel bir bahanesi olarak yer tutar. Filistin meselesi, yalnızca iki halk arasındaki bir ihtilaf değil; bölgesel dengesizliğin sürekli canlı tutulduğu bir açık yaradır. İsrail’in askerî üstünlüğü ve dokunulmazlığı, çevre ülkelerdeki kırılgan yapıları daha da derinleştirmiş, adalet duygusunu aşındırmıştır. Adaletin olmadığı yerde barış, yalnızca bir ara moladır.
Bu süreçte Ortadoğu halklarına biçilen rol genellikle aynıdır: Taraf olmak, kamplaşmak, kimlik üzerinden saf tutmak. Mezhep, etnik köken ve tarihsel travmalar; dış müdahalelerin en kolay kullandığı kaldıraçlar hâline gelmiştir. Irak’ta Sünni-Şii ayrımı, Lübnan’da mezhepsel kota sistemi, Yemen’de vekâlet savaşları hepsi bu mühendisliğin ürünüdür. Silahlar dışarıdan gelir, kan içeride akar.
Ancak artık bu tabloyu sadece “dış güçlerin oyunu veya üst akıl” diyerek açıklamak da yeterli değildir. Yerel elitlerin, iktidar hırslarının ve kısa vadeli çıkar hesaplarının bu düzeni beslediği unutulmamalıdır. Dış müdahale, ancak içeride bir karşılık bulduğunda etkili olur. Bu nedenle kadim halkların asıl meselesi, yalnızca dışarıya öfke duymak değil; içerideki zihinsel ve siyasal bağımlılıkları da sorgulamaktır.
Çıkış yolu, romantik milliyetçi sloganlarda değil; rasyonel bir tarih bilinci ve ortak gelecek tasavvurunda saklıdır. Ortadoğu’nun halkları, kendilerini sürekli başkalarının güvenlik ve çıkar tanımlarına göre konumlandırmaktan vazgeçmedikçe bu döngü kırılmayacak gibi. Ortak acılar, ortak bir akla; ortak bir akıl ise İslam'ın adil ve kapsayıcı siyasal yapılara dönüşmedikçe, sınırlar değişse bile kader değişmez.
Bugün yapılması gereken, geçmişin ihanetlerini ezber olarak tekrarlamak değil; onlardan ders çıkaracak bir siyasal olgunluk inşa etmektir. Viyana’dan bugüne uzanan çizgi bize şunu söylüyor: Kaos, ithal bir üründür ama İslam'ın ümmet bakışı ve yerli aktörler olmadan kalıcı olamaz. Ortadoğu’nun kadim halkları bu gerçeği ne kadar erken idrak ederse, geleceği de o kadar erken kendi elleriyle yazabilir.