Hilalin Görüldüğü, Vicdanın Kaybolduğu Zamanlardan geçiyor İslam Alemi.

İslam dünyasında takvimler yeniden ayarlandı. Hilalin görüldüğü ilan edildi. Fıkhî tartışmalar, astronomik hesaplar ve “şahitlik” meseleleri yine gündemin merkezine oturdu. Görünen o ki gökyüzüne bakma konusunda son derece titiziz.

Ne var ki aynı dikkat, yeryüzünde yaşananlara gösterilmiyor.

Ortadoğu’da süregelen savaşlar, sistematik hak ihlalleri, zorla yerinden edilmeler, çocuk kaçırmaları ve sivillere yönelik saldırılar artık sıradan haber başlıklarına dönüştü. Bu tablo karşısında İslam dünyasının büyük bir kısmı sessiz. Tepkiler çoğu zaman sosyal medya paylaşımlarıyla sınırlı; yapısal bir vicdan refleksi üretilemiyor.

Bu noktada acı bir çelişkiyle karşı karşıyayız:

Yeni ayı görmek için gözlem komiteleri kuruyoruz, ancak bombalanan şehirleri görmezden geliyoruz. Hilalin milimetrik yayını tespit edebilen bakışlar, enkaz altındaki çocukları seçemiyor.

Bu bir algı problemi değil; bu, seçici bir hassasiyet.

Dini ritüeller konusunda gösterilen metodolojik titizlik, insan hakları söz konusu olduğunda yerini belirsiz bir kaderciliğe bırakıyor. Zulüm karşısında “dua edelim” refleksi öne çıkarken, adalet talebi geri planda kalıyor. Oysa dua, eylemle desteklenmediğinde sembolik bir rahatlama aracına dönüşüyor.

Ümmet söylemi sıklıkla dile getiriliyor; fakat bu söylem pratikte kolektif sorumluluğa evrilmiyor. Ortak acı, ortak tavra dönüşmüyor. Rojavalı, Filistinli, Suriyeli, Yemenli ya da başka bir coğrafyadaki çocuk, istatistiksel bir veriye indirgeniyor.

Burada esas sorun hilalin görülüp görülmemesi değildir.

Asıl mesele, ahlaki pusulanın yönünü kaybetmiş olmasıdır.

Takvimsel kutsallıklar titizlikle korunurken, insan hayatı gündelik politik hesapların gölgesinde değersizleşiyor. Gökyüzüyle ilişkimizi güçlendirirken yeryüzüne karşı sorumluluğumuzu zayıflatıyoruz.

Bu durum, modern Müslüman toplumların en temel paradokslarından biridir:

İbadet takviminde son derece disiplinliyiz; fakat adalet takvimimiz boş.