Öyle bir çağda yaşıyoruz ki her şey akıl almaz bir hızla değişiyor. İnsanlar ve toplumlar, geride kalmamak için teknolojiye, yeni fikirlere ve güncel trendlere dört elle sarılıyor. Çağa ayak uydurmak neredeyse bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Ancak bu uğurda bizi biz yapan temel değerleri göz ardı ettiğimizin farkında mıyız? Modernleşelim derken adalet, özgürlük, ahlak ve vicdan gibi evrensel değerlerimizi yavaş yavaş ayaklar altına aldığımız acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Günümüzde güç peşinde koşanlar, kitleleri peşinden sürüklemek için her yolu denerken; bizler de bazen gözümüzü kırpmadan onlara taparcasına bağlanabiliyoruz. Sonuç mu? İlahlaştırılan liderler, ikinci plana itilen değerler ve uzun vadede kaybeden bir toplum… İşte bu yazıda, çağın hızına yetişmeye çalışırken nasıl değerlerimizden ödün verdiğimizi ve bundan çıkış yolunun ne olabileceğini tartışacağız.
LİDERLERİ TANRILAŞTIRMAK VE ELEŞTİRİDEN MUAF TUTMAK
Günümüzde pek çok toplumda liderlerin tanrılaştırılması olgusuyla karşılaşıyoruz. Liderler adeta eleştirilemez, kusursuz birer varlık mertebesine yükseltiliyor. Öyle ki sevenleri gözünde yaptıkları hiçbir şey yanlış olamaz; her sözleri adeta bir buyruğa dönüşüyor. Oysa bir insanı hatasız ve tartışılmaz görmeye başladığımız anda, gerçekleri gören gözlerimiz kör olmaya başlar. Tarih boyunca insanlar, liderlerini putlaştırdıklarında eleştiri mekanizmasını da devre dışı bıraktılar. Eleştirilmeyen, sorgulanmayan bir lider ise zamanla yaptığı her şeyi doğru sanır, hata yapma payı giderek büyür.
Hiçbir insanın - en büyük peygamberlerin bile - eleştiriden azade olmadığını hatırlamak gerekir. Nitekim geleneklerimizde bile peygamberlerin zaman zaman hataya düşebildiği ve uyarıldığı anlatılır. Hal böyleyken, fanilikten muaf olmayan liderleri sanki ilahi birer varlıkmış gibi görmenin bedeli ağır oluyor. Tek bir kişinin sözü kanun haline geldiğinde, etrafındaki herkes susar, eleştirel akıl rafa kalkar. Akıllı ve gerçek bir lider ise aslında etrafında sürekli “evet efendim” diyen, susan ve itiraz etmeyen insanlar istemez. Çünkü bilir ki farklı sesler duymadan, hatalarıyla yüzleşmeden ilerlemek mümkün değildir. Eğer bir yönetim kadrosunda kimse yanlış giden işlere itiraz etmiyorsa, orada en büyük sorun zaten yönetim anlayışının kendisidir. Ne yazık ki, biz değerlerimizi unuttukça liderleri ilahlaştırma tuzağına daha kolay düşüyoruz ve bu da hem lideri hem toplumu uçuruma sürüklüyor.
TEMEL DEĞERLERDEN UZAKLAŞMANIN BEDELİ
Peki biz insanlar nerede hata yapıyoruz? Cevap basit ama sarsıcı: Temel değerlerimizden uzaklaşmakla. Adalet, özgürlük, ahlak, vicdan gibi bizi insan yapan değerleri yeterince savunup yaşatmadığımızda, bunun hem bireysel hem toplumsal bedeli çok ağır oluyor. Örneğin adalet duygusu zayıfladığında, güçlü olanın hukuksuzluğu mazur görülmeye başlanır. Özgürlük değeri unutulduğunda, insanlar fikirlerini söylemekten korkar hale gelir ve sessiz bir kabulleniş toplumu sarar. Ahlak ve vicdan geri plana itildiğinde ise yolsuzluk, riyakârlık, merhametsizlik günlük yaşamın normallerine dönüşebilir.
Toplum olarak bu değerleri korumadığımız zaman, kısa vadede belki bir düzen sağlanıyor gibi görünür; ama uzun vadede çürüme kaçınılmazdır. İnsanlar haksızlıklar karşısında ses çıkarmamaya alıştıkça, kötüye kötü demek cesaret ister hale gelir. Vicdanını yitiren bireylerin oluşturduğu bir toplum, en sonunda adaletsizliklere ortak olmaya başlar. Bu da hem fertlerin ruhunda derin yaralar açar, hem de toplumsal barışı dinamitleyen bir etki yaratır. Görülüyor ki değerlerimize sahip çıkmamak, aslında kendi bindiğimiz dalı kesmektir. Adaletin olmadığı bir yerde güven kalmaz; özgürlüğün olmadığı bir yerde yaratıcılık ve ilerleme yeşermez; ahlakın olmadığı bir yerde yozlaşma sıradanlaşır; vicdanın sustuğu bir yerde ise insanlık onuru ağır yaralar alır. Temel değerler, toplumun bağışıklık sistemi gibidir — onları zayıflattığımızda hastalıklara açık hale geliriz.
ALGILARI ŞEKİLLENDİREN MEDYA VE TEKNOLOJİ
Modern çağın bir başka gerçeği de medya ve teknolojinin algılarımızı şekillendirmedeki gücü. Bugün kitle iletişim araçları ve sosyal medya sayesinde doğru veya yanlış, her türlü fikir ışık hızında yayılıyor. İktidar hırsıyla yanıp tutuşanlar, teknoloji ve medyayı ustaca kullanarak kitleleri yönlendirmeyi çok iyi biliyor. Algı yönetimi, gerçeğin önüne geçebiliyor. Bir lider ya da ideoloji, kendini haklı ve güçlü göstermek için sürekli propaganda yapıp, kitleleri ses ve görüntü bombardımanına tutabiliyor. Milyonların elindeki ekranlar adeta birer gerçeklik filtresi gibi kullanılıyor: İstenilen imaj neyse onu görmemiz, istenilmeyen gerçekleri ise görmezden gelmemiz sağlanıyor.
Dünyaya baktığımızda bu konuda çarpıcı örnekler var. Örneğin, belki Amerika Birleşik Devletleri’ni sevmeyebilirsiniz; ancak bugün Hollywood aracılığıyla tüm dünya halklarının zihinlerine nüfuz etmiş bir ülke. Onlarca yıldır uzaydan teknolojiye, savaştan kahramanlığa birçok konuda filmlerle, dizilerle hep belirli bir güç imajı çizdiler. Farkında olmadan tüm dünyaya “lider benim” mesajı verdiler. Ve ilginçtir, bu filmlerde gösterilen pek çok kurgu, 30-40 yıl sonra gerçeğe dönüştü; yani zihinlere ekilen teknoloji fikirleri ileride gerçek projelere ilham verdi. Bu, gücün ve algı yönlendirmesinin bir sonucuydu: Önce insanların hafızasında ve algısında güçlü olduğunuzu kabul ettirmeniz gerekir.
Öte yandan, kendi evinde, kendi halkına sürekli nutuklar atarak büyük lider olduğunu zannetmek ise bir yanılgıdır. Kendi küçük dünyasında her gün yandaş kitlelere hamasi söylemler sunan bir lider, belki o dar çevrede bir etki yaratır ama bunun ötesine geçemez. Sadece kendi taraftarlarınızı coşturmak, sizi evrensel ölçekte büyük yapmaz. Gerçek büyüklük, evrensel insani değerler ortaya koymakla, bilime, sanata, insanlığa kalıcı katkılar yapmakla gelir. Eğer bir liderin ufku, sadece kontrol ettiği medya organlarıyla yapay bir gündem oluşturmaktan ibaretse, bu balon er ya da geç patlar. Teknolojinin ve medyanın yön verdiği algılar, içerik sağlam olmadığında saman alevi gibi sönmeye mahkûmdur. Bu nedenle çağın iletişim araçlarını kullanırken, onun tuzağına düşüp hakikatten kopmamak gerekir. Aksi halde, gerçekleri unutan bir toplum, masallarla uyutulmaya müsait hale gelir.
GERÇEK LİDERLİK: İLKE, SORGULANABİLİRLİK VE LİYAKAT
Madem ki bu kadar sahte görüntü ve putlaştırma mevcut, o halde gerçek liderlik nedir, neye dayanır? Öncelikle gerçek bir liderlik, sağlam ilkelere dayanır. Kişilere veya çıkarlara göre değişmeyen, evrensel doğrular üzerine inşa edilmiş bir duruştur bu. Gerçek lider, ilkesellikten taviz vermez; rüzgâra göre yön değiştiren değil, rüzgârın yönünü ilkelere göre değiştiren insandır. İkinci olarak, gerçek liderlik sorgulanabilirlik demektir. Yani lider dediğimiz kişi hesap verebilir olmalıdır, eleştiriye açık olmalıdır, yanlış yaptığında öz eleştiri yapabilecek olgunluğu göstermelidir. Kendisini dokunulmaz ilan eden, yaptıkları asla tartışılamayan biri lider değil, olsa olsa bir puttur. Oysa liderlik put olmak değil, hata yaptığında bunu kabul edip düzeltmeyi bilmektir. Üçüncü önemli sacayağı ise liyakattir. Liyakat, hem liderin kendi yetkinliği hem de etrafını kuşattığı ekibin ehliyeti anlamına gelir. Gerçek liderler etraflarını sadakat uğruna vasıfsız kişilerle doldurmaz; tam tersine kendilerinden bile zeki, işinin ehli, görüşlerini çekinmeden dile getiren insanlarla çalışırlar. Çünkü bilirler ki başarı, ancak işi ehline vererek ve farklı görüşlerin katkısını alarak mümkün olabilir.
Tarih boyunca büyük liderleri incelediğimizde bu saydığımız özelliklerin hepsini görmek mümkün. Büyük liderler ortaya sağlam temel ilkeler koydular ve önce kendileri bu ilkelere uygun yaşadılar. Adalet, dürüstlük, insan hakları, bilime değer verme gibi evrensel doğruları toplumlarına kazandırmaya çalıştılar. Üstelik bunu yaparken propagandayla, boş gösterişle vakit kaybetmediler. Çok konuşmak yerine çok iş yaptılar. Kitleleri etkilemek için yalan vaatlere, göz boyayan törenlere bel bağlamadılar. Halklarını miting meydanlarında kalabalık gösterilere boğarak haklı olduklarına ikna etmeye çalışmadılar; tam tersine, sessizce kalıcı eserler ortaya koyarak haklılıklarını kanıtladılar. Bugün gerçek lider olarak anılan isimlerin hemen hepsi, arkalarında somut başarılar, çözümler ve ilerlemeler bırakmış kişilerdir. Onların büyüklüğü, kendilerine tapan insanların çokluğu ile değil, fikirlerinin ve icraatlarının yaşadığı zamanın ötesine geçebilmesiyle ölçülür.
Unutmayalım, eleştiriye kapalı bir sistemde en tepedekinden en alt kademeye kadar herkes rehavete kapılır. Kalite yönetiminde bile denir ki, “Sürekli iyileştirilmeyen, hataları düzeltilmeyen bir süreç çürümeye mahkûmdur.” Liderlik de aynen böyledir. Eğer bir lider çevresinden gelen uyarıları dinlemiyorsa, kimse ona yanlışını söyleyemiyorsa, o lider de yönetim de durağanlığa ve çöküşe mahkûmdur. O yüzden gerçek liderler asla kendilerini eleştiren sesleri tamamen susturmazlar; bilakis akıllı bir lider, farklı fikirlerin zenginliğinden yararlanmayı bilir. Toplum olarak da bizler, liderlerimizi sorgulanamaz tahtlara oturtmaya devam edersek, kendi geleceğimizi ipotek altına alıyoruz demektir. Gerçek liderlik kültürünü yerleştirmek için, ilke, hesap verebilirlik ve liyakat kriterlerini her fırsatta savunmalı, talep etmeli ve desteklemeliyiz.
GELECEK NESİLLER VE EVRENSEL İLKELERİ YAŞATMAK
Dünya hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Şu an insanlık tarihinin en büyük nüfusuna ve en hızlı teknolojik dönüşümüne tanıklık ediyoruz. İstatistikler gösteriyor ki, insanlık tarihi boyunca icat edilen, keşfedilen ne varsa, bunun ezici bir çoğunluğu son yarım yüzyıl içinde gerçekleşti. Bu baş döndürücü değişim karşısında, geçmişin değer ve fikirlerini aynen kopyalamaya çalışmak elbette mümkün değil. Toplumlar geçmiş büyük liderlik figürlerine takılı kalıp onların gölgesinde yaşamaya çalıştıkça, çağın ihtiyaçlarını ıskalayabiliyorlar. Bugün bizim yapmamız gereken, geçmişin mirasını bütünüyle reddetmek değildir elbet; fakat o mirası bugünün dünyasında evrensel ilkeler ışığında güncellemek ve yaşatmak zorundayız.
Bir liderin heykelini dikmek, onun resimlerini duvarlara asmak veya sloganlarını dillerden düşürmemek, o liderin mirasını yaşatmak için yeterli değil. Dik duruşun heykeli yapılmaz; doğru bakışın resmi çizilmez; iyi olmanın kitabi yazılmaz. Yani, erdemli duruşları kalıplaştırarak geleceğe aktaramayız, onları bizzat kendi hayatımızda örnek almak ve uygulamak zorundayız. Gelecek nesilleri sağlıklı değerlerle yetiştirmenin yolu da buradan geçiyor. Çocuklarımıza sadece geçmiş büyükleri övmeyi değil, onların dayandığı ilkeleri öğretmeliyiz. Örneğin, bir lideri göklere çıkarmak yerine, onun önem verdiği adalet anlayışını içselleştirmelerini sağlamak daha değerlidir. Her kuşak, değerlerini yeniden yorumlayarak devralır. Eğer biz evlatlarımıza sadece kuru bir lider hayranlığı mirası bırakır, fakat o liderin savunduğu evrensel doğruları öğretmezsek, birkaç nesil sonra ne o liderin ne de değerlerinin toplum gözünde bir anlamı kalmayacaktır.
Tam tersine, eğer bizler bugünden evrensel ilkeleri - dürüstlük, adalet, özgür düşünce, dayanışma, liyakat - çocuklarımıza aktarırsak, onlar çağın gereklerine bu ilkeleri uygulayarak karşılık verebilirler. Geçmişte büyüklerimizin yaptığı hataları tekrarlamamak, aynı dogmalara saplanıp kalmamak ancak bu şekilde mümkün. Çağın ruhunu doğru okumak, her şeyin değiştiği dünyada değişmeyen insani değerleri koruyup geliştirmekle olur. Gelecek nesiller, bizden devraldıkları değerleri daha da zenginleştirerek ilerlerse, işte o zaman gerçekten çağa ayak uydurmuş olacağız — hem de değerlerimizden ödün vermeden.
Sonuç olarak, çağa ayak uyduralım derken birçok değerimizi ayaklar altına aldık ve bunun etkilerini her alanda hissediyoruz. Liderlerimizi putlaştırdık, çünkü belki de değişimin hızı bizi korkuttu ve güçlü bir kurtarıcıya sığınmak istedik. Değerlerimizi unuttuk, çünkü kısa vadeli çıkarlar ya da sahte güvenlik duygusu bize daha cazip geldi. Medyanın pembe tablolarına inandık, teknolojiyle gelen her yeniliği sorgusuz sualsiz benimsedik, eleştirel aklı geri plana attık. Fakat şimdi bir durup düşünme zamanı: Nereye gidiyoruz? Eğer böyle devam ederse, bugün uğruna kavgalar verdiğimiz, “sonsuza dek saygı duyulacak” sandığımız liderler ve fikirler, yarın gelecek kuşaklar tarafından alayla karşılanabilir. Bizden sonrakiler, bizim bu dönemde sergilediğimiz körü körüne bağlılığı ve değer yoksunluğunu hayretle sorgulayabilirler. Unutmayalım, hiçbir zaman yalan hayatlarla gerçekler savunulamaz. Sahte görüntüler, slogana dayalı hamaset ve kalabalık gösterilerle ancak bir illüzyon yaratılır; oysa hakikati savunmanın tek yolu, içtenlikli bir inanç ve erdemli bir yaşamdır.
Her birimizin bu konuda bireysel sorumluluğu var. Değerlerimize sahip çıkmak için illa büyük güce sahip olmak gerekmiyor; günlük hayatımızda adil davranarak, haksızlık karşısında ses çıkararak, farklı fikirlere tahammül gösterip hoşgörüyle yaklaşarak da bunu yapabiliriz. Kendi hayatında dik duran, onurlu, dürüst ve vicdanlı bireyler oldukça, toplum da zamanla iyileşecektir. Liderleri elbette sevebiliriz, saygı duyabiliriz; fakat onları ilah mertebesine çıkarmadan, yanlış yaptıklarında uyararak, doğrularını ise hayatımıza katarak sevmeliyiz. Bugün bize düşen görev, çağın yeniliklerini kucaklarken öz değerlerimizi sağlam tutmaktır. Eğer modernlik ile ahlâkı, ilerleme ile adaleti buluşturabilirsek, ne liderlerimizi putlaştırmaya ihtiyaç duyarız ne de gelecekten korkarız.
Şunu aklımızdan çıkarmayalım: Çağa gerçekten ayak uydurmak, hızla değişen dünyada vicdanı, adaleti, ahlakı ve özgürlüğü ayakta tutabilmektir. Değerlerine sahip çıkan bir toplum, en zorlu değişimlere bile dirayetle karşı koyabilir. Öyleyse gelin, birey olarak biz de üzerimize düşeni yapalım. Hem kendimiz hem çocuklarımız için, düşünerek, sorumluluk alarak, değerlerimize sahip çıkarak ilerleyelim. Çünkü gelecek, değerlerini koruyarak yeniliğe uyum sağlayabilenlerin omuzlarında yükselecek. Biz bugünden gereken farkındalığı gösterirsek, yarın gelecek nesillerin bize minnettar olacağından emin olabiliriz. Aksi takdirde, kaybedilen değerlere yanıp dövünen, pişman bir toplum olmak kaçınılmaz olacak.
Değişen çağa gerçekten uyum sağlamak istiyorsak, ayaklarımız yerde sağlam basmalı: Bir yanda çağın icatları ve ilerlemeleri, diğer yanda özümüzdeki insanlık değerleri… İkisini bir arada yürütmek zor ama imkânsız değil. Bunun için her birimiz kendi küçük dünyamızda gerçeğe sahip çıkmaya başlamalıyız. Karanlığa sövmek yerine bir mum yakma zamanı şimdi. Ancak o zaman hem çağa ayak uydurmuş hem de değerlerimizi ayaklar altına almamış olacağız. Gelecek, işte o zaman gerçekten aydınlık olacaktır.