Günümüz dünyası, teknolojik ilerlemenin zirvesine ulaşırken, ahlâkî açıdan aşağıların en aşağı evresini yaşamaktadır. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar artık bireysel sapmalarla açıklanamayacak kadar sistematiktir. Çocuk kaçırma şebekeleri, insan ticareti ağları, uyuşturucu ekonomisi ve organize istismarlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar vb yapılar küresel ölçekte kurumsallaşmıştır. Bu karanlık yapının en çarpıcı sembollerinden biri, elit çevrelere kadar uzanan çocuk istismarı ağıyla gündeme gelen Jeffrey Epstein vakasıdır.
Bu dosya bize şunu açıkça göstermiştir:
Modern dünyada suç artık “yeraltında” değil; sermaye, siyaset ve medya ilişkileri içinde korunarak büyümektedir.
Tam da bu noktada Kur’an’ın şu tespiti son derece öğreticidir:
“Karada ve denizde bozulma, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı.” (Rum, 41)
Bu ayet, toplumsal çürümenin kaynağını dış faktörlere değil, insanın bizatihi kendi eylemlerine bağlar. Bugün çocukların metalaştırıldığı, bedenlerin pazara sürüldüğü, adaletin güç karşısında susturulduğu bir dünya inşa edildiyse, bunun mimarı yine yetişkin dünyadır. Kirli siyasetin ta kendisidir!!!
Buna rağmen kamuoyunda sıkça şu söylem dolaşıma sokulmaktadır:
“Z kuşağı bozuldu.”
Bu iddia hem pedagojik hem sosyolojik açıdan sorunludur. Çünkü gençler kendi değer evrenlerini boşlukta kurmazlar. Aile, medya, eğitim sistemi ve politik iklim tarafından şekillendirilirler. Atasözünün dediği gibi: Armut dibine düşer.
Z kuşağı; şiddetin dizilerde estetize edildiği, ihanetin romantikleştirildiği, yolsuzluğun “kurnazlık”, dolandırıcılığın “akıllılık” olarak sunulduğu bir kültür içinde büyüdü. Sosyal medya üzerinden emeksiz zenginliğin parlatıldığı, etik sınırların bulanıklaştırıldığı bir çağın çocuklarıdır onlar.
Sonra aynı toplum dönüp onları suçladı.
Bu, bilimsel olarak da tutarsızdır; ahlâken de.
Peygamber Efendimiz’in (sav) şu hadisi toplumsal sorumluluğun temelini ortaya koyar:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
Bu ilke açıkça şunu söyler: Gençliğin ahlâkî yönelimi, yetişkinlerin vicdanıyla doğrudan ilişkilidir.
Ancak günümüz siyasal ve ekonomik düzeninde sorumluluk yukarıya değil aşağıya doğru itilmektedir. Büyük yolsuzluk dosyaları örtbas edilirken, çocuk istismarı ağları korunurken, uyuşturucu baronları rahatça dolaşırken; sistem, kendi suçunu perdelemek için gençliği hedef tahtasına koymaktadır.
Bu artık sadece ahlâkî değil, politik bir tercihtir.
Kur’an bu tür toplumsal ikiyüzlülüğü şöyle tarif eder:
“Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; fakat kendilerini ıslah edici sanırlar.” (Bakara, 11–12)
Modern düzenin trajedisi tam da budur:
Kendi yozlaşmasını “özgürlük”, kendi çürümesini “ilerleme” diye pazarlayan bir sistem.
Çocukların kaybolduğu, kadınların istismara uğradığı, gençlerin uyuşturucuya sürüklendiği bir dünyada; siyasal elitlerin, medya patronlarının ve ekonomik güç merkezlerinin sorumluluğu konuşulmadan Z kuşağını tartışmak bilimsel bir safsatadır.
Gerçek şudur:
Z kuşağı krizin sebebi değil, sonucudur.
Toplum yukarıdan aşağıya bozulur. Çürüme önce yönetici sınıflarda başlar, sonra kurumlara sirayet eder, en sonunda çocuklara ulaşır.
Bu yüzden gençleri eleştirmeden önce sistemle yüzleşmek gerekir.
Ahlâk nutukları atmadan önce çıkar ilişkilerini sorgulamak gerekir.
Yeni nesli kurtarmaktan söz etmeden önce kendi neslimizi yargılamak gerekir.
Çünkü o gençler, bu düzenin aynasıdır.
Ve bir toplumu gerçekten onarmak isteyenler şunu bilmelidir:
Nesiller vaazla değil, örnekle inşa edilir.