OKULLAR GELECEK İNŞA EDER, MEZAR DEĞİL!

Okulun Namusu, Toplumun Huzuru, Siverek ve Maraş’tan Kalan Dersler…
Bir toplumun geleceğe dair en büyük teminatı, sabah evden çıkan bir çocuğun veya bir öğretmenin akşam evine "sağ salim" döneceğinden emin olmaktır. Ancak son günlerde Siverek’ten yükselen silah sesleri ve Kahramanmaraş’taki okul koridorlarında yankılanan o ağır sessizlik, bu en temel güven duygumuzun sarsıldığını gösteriyor. Artık kabul etmeliyiz, Okullarımızdaki şiddet, sadece "disiplinsiz bir öğrenci" veya "öfkeli bir veli" meselesi değil, topyekûn bir güvenlik ve zihniyet krizidir.

Siverek’te bir lisenin basılıp 16 kişinin yaralanması, sıradan bir asayiş olayı değildir. Bir eğitim yuvasına silahla girilebilmesi, oradaki otorite boşluğunun ve caydırıcılık eksikliğinin en somut kanıtıdır. Bugüne kadar öğretmenlerimize "kamu görevlisi" zırhını tam anlamıyla giydiremedik. Ancak şimdi masadaki düzenlemeler umut verici. Şiddet uygulayanın karakolun kapısından "ifadesi alındı" denilerek çıktığı o devir kapanmak zorunda.

Yeni düzenlemeyle birlikte eğitimciye yönelik şiddetin "tutuklama nedeni" sayılması ve cezaların %50 oranında artırılması, sadece bir hukuk maddesi değil, devletin "Eğitimcimin arkasındayım" demesidir.

Sadece kilitleri güçlendirerek şiddeti durduramayız. Kalplerdeki ve zihinlerdeki kilitleri açacak güzel örneklere ihtiyacımız var. Türkiye’nin bazı bölgelerinde başarıyla uygulanan ve tüm yurda yayılması gereken şu iki model, Siverek ve Kahramanmaraş gibi hassas bölgeler için can simidi olabilir.


Samsun örneği: "öğretmenim misafirim" Şiddetin en büyük panzehiri, öğretmenin okul dışında da bir "figür" olarak kabul görmesidir. Samsun’da uygulanan bu projeyle öğretmenler, riskli gruptaki öğrencilerin evlerine konuk olarak ailelerle duygusal bir bağ kurdu. Sonuç? O okullarda şiddet olayları bıçak gibi kesildi. Çünkü bir veli, evinde çayını içtiği öğretmene el kaldırmayı "ayıp" sayan bir kültürden geliyor.


Bazı özel ve devlet okullarında uygulanan bu sistemde, öğrenciler "küçük diplomatlar" gibi eğitiliyor. Kavga aşamasına gelmiş iki arkadaşını alan bir "arabulucu öğrenci" onları okulun "barış köşesine" götürüyor ve sorun çözülene kadar odadan çıkılmıyor. Bu, şiddeti bir "erkeklik" veya "güç" gösterisi olmaktan çıkarıp, ilkel bir yöntem haline getiriyor.

Özellikle Kahramanmaraş gibi büyük deprem felaketini yaşamış illerimizde, şiddetin altında yatan "travma" gerçeğini görmezden gelemeyiz. Kayıplar yaşamış, öfkesini nereye yönlendireceğini bilemeyen bir gençlik kitlesiyle karşı karşıyayız. Buralardaki okullarda matematik ve fen kadar, "Öfke Kontrolü" ve "Psikolojik Dayanıklılık" dersleri zorunlu hale gelmeli. Okul koridorları, bir çatışma alanı değil, bir iyileşme merkezi olarak tasarlanmalı.

Siverek’teki kurşun izleri boyayla kapanır ama o gün o sınıfta olan bir çocuğun ruhundaki yara ömür boyu kalır. Bizim görevimiz sadece o yarayı sarmak değil, o yarayı hiç açtırmamaktır.

Eğitimde şiddete karşı topyekûn bir seferberlik başlatmanın vaktidir. Velisiyle, polisiyle, öğretmeniyle ve öğrencisiyle bir "güvenlik çemberi" oluşturmalıyız. Çünkü okul kapısı, bir milletin namusudur. O kapıdan içeri sadece ilim, irfan ve sevgi girmelidir, korku değil!