DÜNYANIN GÜRÜLTÜSÜNDEN SAHALARIN COŞKUSUNA...
Manşetleri açtığımızda karşımıza çıkan tablo hep aynı: Ekonomik belirsizlikler, bitmek bilmeyen siyasi gerilimler, iklim krizinin kapımızı çalan somut etkileri ve teknolojinin hızına yetişmeye çalışırken yalnızlaşan modern insan... Dünya, kendi ekseninde dönerken her zamankinden biraz daha yorgun, biraz daha gergin görünüyor. Herkesin sığınacak güvenli bir liman, gündelik kaygılardan birkaç saatliğine de olsa uzaklaşacak ortak bir nefes aradığı bir dönemden geçiyoruz.
İşte tam bu gri bulutların arasında, gezegenin üzerine devasa bir spot ışığı yanıyor ve o tanıdık, sihirli düdük çalıyor: Dünya Kupası başladı ve devam ediyor...
Sınırların, anlaşmazlıkların ve tüm o ağır dünya gündeminin üzerine çekilen kocaman bir perde gibi... Önümüzdeki bir ay boyunca milyarlarca insan, aynı topun peşinde tek bir yürek olacak. Siyasetin ayıramadığı halkları, ekonominin zorladığı zihinleri aynı coşku ve aynı keder dalgasında buluşturabilen yeryüzündeki tek organizasyon yine sahne alıyor. Çünkü kupa başladığında dünya durmaz; aksine, futbolun o büyüleyici ritmiyle yeniden dönmeye başlar.
Bu yılki heyecan her zamankinden çok daha farklı ve devasa. Tarihte ilk kez 48 takımın katılımıyla; Meksika’nın ikonik futbol tutkusu, ABD’nin devasa ve modern arenaları, Kanada’nın ise çok kültürlü sakinliği tek bir potada eriyor. Azteca Stadyumu’nun koridorlarından yükselen o tarihi Maradona ve Pele sesleri, bugün Vancouver’dan Miami’ye uzanan devasa bir coğrafyada yankılanıyor. Kupa, tek bir ülkenin sınırlarından taşıp koca bir kıtanın karnavalına dönüşmüş durumda.
Sokaklardaki bu çok renkli atmosfer, sahadaki güç dengelerine de yansıyor. Tabii ki Brezilya, Fransa, İspanya ya da son şampiyon Arjantin gibi devler doğal favoriler olarak podyumda yerini alıyor. Ancak 48 takımlı bu yeni format, sürprizlere ve "peri masallarına" hiç olmadığı kadar açık. Futbolun elitleri turnuvaya damga vurmaya çalışırken, adını dünya sahnesine ilk kez yazdıran ya da uzun süre sonra geri dönen ülkeler, devleri devirmek için pusuda bekliyor.
Asıl büyü ise her Dünya Kupası'nın çocukluğumuzdan söküp getirdiği o saf nostalji hissinde saklı.
Hangi yaşta olursak olalım, Dünya Kupası demek yaz aylarında televizyon başına kilitlendiğimiz o çocukluk günleri demek. Mahalle bakkalından alınan kuponlar, duvarları süsleyen fikstür posterleri ve her maçla birlikte yeniden yazılan kahramanlık hikayeleri... Teknoloji ne kadar değişirse değişsin, futbol ne kadar endüstriyelleşirse endüstrileşsin; bir çocuğun elinde ülkesinin bayrağıyla maçı izlerken gözlerinde çakan o ışık hiç değişmiyor. Bu turnuva bize sadece bugünün yıldızlarını değil, kendi geçmişimizin en güzel anılarını da yeniden izletiyor.
Futbol, sadece 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu basit bir oyun olsaydı, şüphesiz bu denli büyük bir küresel çılgınlığa dönüşmezdi. Onun asıl büyüsü, sosyolojik bir yapıştırıcı olmasında saklı. Dünyanın bir ucundaki favelalarda, yoksul mahallelerde yalın ayak top koşturan bir çocukla; lüks plazalarda maçı takip eden bir iş insanını aynı 90 dakikada, aynı duygu durumuna hapsedebilen başka kaç şey var bu hayatta?
Dünya Kupası dönemlerinde milliyetler, diller ve inançlar yeşil sahanın renk paletinde erir. Tribünlerde yan yana oturan, normal şartlarda belki de asla bir araya gelemeyecek farklı kültürlerden insanlar, gol sevinciyle birbirine sarılır. Futbol, adaletin sahada 90 dakika boyunca eşit dağıtıldığına olan inancımızdır; emeğin, yeteneğin ve inancın parayla satın alınamayacak bir karşılığı olduğunu bize hatırlatır. Toplumsal yaraları sarar, kutuplaşmış dünyada bir anlığına da olsa ortak bir dil konuşmamızı sağlar. Kısacası futbol, hayatın ta kendisidir; sahada dönen şey ise insanlığın ortak hikâyesidir.
Kupa ilerledikçe heyecan dozu artıyor, elenen devler ve peri masalı yazanlar yavaş yavaş ayrışıyor. Turnuvanın son düzlüğüne, yani o meşhur yarı final podyumuna dair tahminler futbolseverlerin bir numaralı gündemi. Peki, bu devasa maratonun son dördünde kimleri göreceğiz?
Almanya gibi devlerin turnuvaya erken veda ettiği bu dramatik senaryoda, yarı final yürüyüşünde benim favorilerim netleşiyor. İlk bilet, Kylian Mbappé liderliğinde Son 32'de İsveç'i 3-0'la geçen ve turnuvanın en pragmatik, en güçlü futbolunu oynayan Fransa'ya gidecektir. Onların yanına, turnuva öncesinin bir numaralı favorisi olan İspanya'yı eklememek haksızlık olur. Üçüncü koltukta ise, formatın getirdiği kaosu fırsata çevirecek, turnuva ağacının sürpriz kapısı olarak göze çarpan ve ev sahibi avantajını arkasına alan coşkulu Meksika'yı ya da turnuvanın gizli gücü Portekiz'i görebiliriz. Son yarı finalist ise, Lionel Messi'nin son dansında kupayı korumak için her şeyini ortaya koyan son şampiyon Arjantin olacaktır. Brezilya ve İngiltere de azda olsa şansı olan ülkelerden diye düşünüyorum... Sürpriz Fas olabilir...
Günün sonunda, şampiyonluk kupasını kim kaldırırsa kaldırsın; hafızalarımızda kalacak olan şey sadece skorborddaki rakamlar olmayacak. Gezegenin dört bir yanından yükselen o ortak çığlık, sokaklardaki karnaval ve futbolun hayatımıza kattığı o eşsiz renkler kalacak.
Düdük çalacak, birileri ağlayacak, birileri sevinecek ama dünya, futbolun o güzel ritmiyle dönmeye devam edecek.
Selam ve dua ile...