MARJİNALLEŞEN SAHİCİLİKTE HAKİKATİ YİTİRMEK

Modern zamanların en büyük trajedilerinden biri, sahiciliğin veya özne olabilmenin marjinalleşmesidir. Bir zamanlar insanın en temel varoluş değeri olan içtenlik, bugün çoğu alanda “naiflik” ya da “zayıflık” gibi algılanıyor. Bireysel ilişkilerden kamusal hayata, sanattan akademiye ve dini yaşama kadar geniş bir yelpazede, hakiki olanın yerini performatif olana ve maskeli halere bıraktı. İnsan artık olduğu gibi değil, görünmek istediği gibi var. Bu, sadece bir ahlak meselesi değil, bir varoluş krizidir. S. Kierkegaard’ın “kalabalık hakikatin düşmanıdır” sözü, tam da bu çağın ruhuna işaret eder. Kalabalık içinde eriyen birey, hakikati değil alkışı, unvanı ve makam gibi süslü olanları seçer. Alkış ise çoğu zaman sahiciliğin mezar taşına kazınmış en parlak yazıdır.

Bireysel ilişkilerde sahiciliğin kaybı, en çıplak hâliyle samimiyetin yerini stratejinin almasıdır. Dostluklar çıkar dengesi, aşk ilişkileri, imaj yönetimi, aile ve grup bağları ise sosyal vitrin unsuru hâline gelmiştir. İnsan, karşısındakini anlamaya değil; ondan maksimum faydayı sinsice sağlamaya odaklanır. Bu tabloyu “kötü niyet” kavramıyla açıklamak mümkündür. Kişi, özgürlüğünün sorumluluğundan kaçar ve rolüne sığınır. Oysa rol, bir maskedir; maske ise uzun süre takıldığında yüzün kendisi sanılır. İronik olan şu ki, “kendin ol” mottosunun en çok dolaşımda olduğu çağda, kimse kendisi değildir.

Toplumsal düzlemde sahiciliğin çöküşü daha dramatiktir. Kamu hayatında ilke yerini pragmatizme, liyakat yerini sadakate, sorumluluk ise algı yönetimine bırakmıştır. Söylenenle yapılan arasındaki uçurum büyüdükçe, güven krizi derinleşir. Kurumlar şeffaflık beyan ederken opaklaşır, hesap verebilirlik nutukları atılırken hesap sorulamaz hâle gelinir. Şeffaflık o kadar artmıştır ki artık hiçbir şey görünmez olmuştur. Bu durum yalnızca siyasal alanın değil, tüm kamusal kültürün ruhunu aşındırır. Çünkü sahicilik yoksa, güven yoktur; güven yoksa, toplum da kurumlar da bir arada kalamaz.

Sanat alanında ise sahiciliğin yerini çoğu zaman provokasyonun aldığına tanık oluyoruz. Hakikati aramak yerine dikkat çekmek, estetik bir arayıştan çok bir pazarlama stratejisine dönüşüyor. Skandal, sanatın ölçüsü hâline gelince, derinlik kayboluyor. Eser, insanın varoluşuna dokunmak yerine algoritmaya dokunmayı hedefliyor. Oysa sanat, insanın iç dünyasını aydınlatma cesaretidir. Cesaretin yerini sansasyon alınca, geriye sadece gürültü kalıyor. Gürültü ise hakikatin en büyük düşmanıdır, çünkü hakikat sessizlikte yankılanır.

Akademi de bu krizden azade değildir. Yayın sayısının niteliğin önüne geçtiği, atıf indekslerinin hakikat arayışının yerine konduğu bir düzende, bilgi araçsallaşır. Akademik üretim, hakikatin izini sürmekten çok siyasi erke sadakat, kariyer ve makam basamaklarını tırmanmanın enstrümanına dönüşür. Oysa üniversite, kelimenin kökenindeki gibi “evrensel” bir hakikat arayışının mekânı olmalıdır. Bugün ise kimi zaman metodoloji kutsallaştırılırken anlam gözden kaçırılıyor. Bilgi çoğalıyor, fakat hikmet azalıyor. Ve ironik biçimde, en çok veri üretilen çağda en az bilgelik tecrübe ediliyor.

Dini yaşamda sahiciliğin kaybı ise en çarpıcı olandır. Çünkü din, özü itibariyle içtenlik talep eder. Aziz Kur'an’da olduğu gibi “Ameller niyetlere göredir. Herkese ancak niyet ettiği şey vardır…” ilkesini hatırlatan hadisi şerif geleneği, eylemin özünü niyete bağlar. Niyet sahici değilse, ibadet ritüele; ritüel ise gösteriye dönüşür. Dindarlık, takvanın değil görünürlüğün ölçüsü hâline gelirse, kutsal olan araçsallaşır. İronik olan da şudur; maneviyatın en çok konuşulduğu çağda, mananın en çok kaybolduğu zamandayız. Dindarlık bir kimlik etiketi, bir sosyal aidiyet göstergesi hâline geldiğinde; hakikat geri çekilir, şekil öne çıkar.

Bu genel tablo bir çöküş anlatısı gibi görünebilir, fakat aslında bir uyarı olarak okunabilir. Sahicilik marjinalleştiğinde, hakikat azınlıkta kalır. Fakat hakikat tarih boyunca çoğunlukta olmamıştır zaten. Onu kıymetli kılan da budur. Sahicilik, kalabalığın onayına ihtiyaç duymaz. O, insanın kendi iç sesiyle kurduğu dürüst ilişkinin adıdır.

Sonuç olarak, sahiciliğin krizi bir çağ hastalığıdır, fakat tedavisi mümkündür. Birey, rolünü değil de hakikati seçtiğinde; kurumlar algıyı ve dedikodu olanı değil sorumluluğu öncellediğinde, sanat derinliği sansasyona tercih ettiğinde, akademi kariyer ve ısmarlama sahte makamlar yerine hikmeti aradığında ve din niyetin berraklığına döndüğünde bu kriz aşılabilir. Aksi hâlde, herkesin konuştuğu ama kimsenin inanmadığı, herkesin göründüğü ama kimsenin olmadığı bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz. Ve belki de en büyük trajedi, bu sahte dünyanın artık kimseyi rahatsız etmemesidir.