BİR ÜMMETE BIRAKILAN EBEDÎ ŞUUR
Mescid-i Nebevî’de o gün zaman, kendi sesini kısarak konuştu. Resûlullah (s.a.v.), vefatına günler kala ashabına bakarken, gözlerdeki titremeyi sükûnetle karşılayan bir hikmet bıraktı. “Hangi peygamber ashabının içinde ebedî kaldı ki ben de kalayım?” Bu cümle, bir ayrılığın hüznünden ziyade, bir ölçünün emanetiydi. Kalıcı olanın bedenler değil; adalet, edep, haya ve istikamet olduğunu ilan ediyordu. İnsanlar giderdi; hakikat kalırdı. Ve hakikat, kalbi olanlara konuşurdu.
Hayatın geçiciliği, imanı zayıflatmaz; onu arıtır. “Her nefis ölümü tadacaktır” (Âl-i İmrân, 3/185) buyruğu, korkutmak için değil, uyandırmak içindir. Ölüm, varlığın inkârı değil; sorumluluğun tecellisidir. Dünya, kalbin oturduğu bir koltuk değil; kalbin sınandığı bir yoldur. O yolda ağırlaşan yükler değil; arınan niyetler taşınır. Kalıcı olan, helal için vazgeçiştir; adalet için katlanıştır; haya için susuştur.
Şuur, imanın hayata inişidir. Şuur yoksa ibadet alışkanlığa, söz gürültüye dönüşür. Resûlullah’ın hikmeti, dili tefrikadan kurtaran bir terazidir: Ayıran/dışlayan kelime kalbi yaralar; birleştiren/uzlaştıran kelime ümmeti ayağa kaldırır. Bozgunculuğu süsleyen hitabet değil; hakkı gözeten edep büyütür insanı. Hikmet, çok konuşmak değil; doğru yerde doğru sözü, kalbi incitmeden söylemektir.
Haya, imanın en güzel örtüsüdür; çekildi mi kalp üşür ve fahşa bir nas çıkar. Edep kaybolduğunda hakikat bağırarak bile duyulmaz. Peygamber (s.a.v.), ilmi kibirden, cesareti hoyratlıktan ayırdı; gücü merhametle dengeledi. Helal hassasiyeti yalnız sofrada değil, makamda, sözde ve niyette aranır. Helal, kalbin sigortasıdır, haram ise vicdanı yavaş yavaş çürüten bir sızıntı. Bu çağdaş asırda kim takar ki helali...
İlim, hikmetle buluştuğunda rahmettir ve etrafına nurlar saçar. Aksi hâlde bilgi, sahibini değil gölgesini büyüten bir karanlık ve yanan mum misalidir. Resûlullah’ın mirası tartışmalar değil, ölçüdür: Bilirken alçakgönüllü olmak, hükmederken adil olmak, susarken vakarlı olmak. İlim, insanı insan yapan bir emanet olarak taşındığında; kalbi diriltir, dili temizler, düzeni onarır.
Dünya, ahiretin tarlasıdır; hasat niyetlere göre biçilir. “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir” buyruğu, geçici rahatın ebedî saadet olmadığını öğretir. Peygamber’in veda ufku şunu fısıldar: Ölüm bir kaçış değil, bir buluşmadır. O buluşmaya yüz akıyla varmanın yolu, dünyada iken adaleti ayakta tutmaktır.
Adalet, yalnız mahkemede değil; evde, pazarda, kürsüde ve ekranda sınanır. Dilin adaleti yalandan arınmaktır; kalbin adaleti hasedi boğmaktır. Tefrika, şeytanın eski sermayesidir; birlik, müminin sessiz zaferi. Hakikati savunurken kalbi kırmamak, Peygamber ahlâkının mihenk taşıdır.
Ölüm bilinci, hayatı küçültmez; büyütür. Sorumluluk, Allah’a hesap verebilirlikten beslenir. Bu yüzden mümin, gücü varken merhameti; fırsatı varken emaneti; öfkeliyken adaleti seçer. “Ameller niyetlere göredir” hakikati, her adımı tartar. İman, yalnız secdede değil; sözleşmede, komşulukta ve kamusal hayatta görünür olmak ister.
Mescid-i Nebevî’de söylenenler bir veda değil, bir pusulaydı. Giden, bedeniyle gitti; kalan, ölçüsüyle kaldı. Tarihe geçecek olan da budur: Faniliği inkâr etmeyen umut, edebi kuşanan cesaret, adaleti omuzlayan hayat. Bu ölçüyle yürüyen mümin için ölüm bir son değil; Allah’a varan bir selâmdır. Selâm, hikmetli ilimler, haya ve edeble taşınır, imanla tamamlanır.