YORGUN İNSAN
Bazı yorgunluklar vardır ki ne bir gece uykusuyla diner ne de uzun bir tatille geçer. Beden dinlenir belki, ama ruh hâlâ aynı yükü taşımaya devam eder. Çünkü bu yorgunluk kaslardan değil, ruh ve kalpten doğar; zamandan değil, anlamın yitirilmesinden beslenir. İnsan, hayatın akışı içinde çoğu zaman fark etmeden kendi özünü tüketir. Bir gün aynaya baktığında gördüğü şey sadece yorgun bir yüz değil, aynı zamanda eksilmiş/tükenmiş bir ruhtur.
Zaman ve mekanın anlam yitimine uğradığı bu asırda yaşamın dayattığı hız, insanı üretken kılarken aynı zamanda onu derin bir tükenmişliğe sürükler. Meslek, siyaset, şehir, kalabalıklar ve bitmeyen sorumluluklar… Bunların her biri insanın üzerine ince ince işleyen bir ağırlık bırakır. Ancak asıl yorgunluk, yapılan işten değil; yapılan işin anlamını kaybetmesinden doğar. İnsan neden yorulduğunu bilmediği bir hayatta en çok yorulan varlıktır. Çünkü anlamsızlık, yorgunluğun en ağır şeklidir.
Vefasızlık bu yorgunluğun en keskin sebeplerinden biridir. İnsanın en çok güvendiği yerden incinmesi, en çok sevdiği tarafından unutulması… İşte bunlar kalbi sessizce kemiren acılardır. Biriktirilen anılar, verilen emekler, gösterilen sadakat… Hepsi bir anda değersizleştiğinde insan sadece kırılmaz; aynı zamanda yorulur. Çünkü vefa, ruhun dinlenme alanıdır. Orası yıkıldığında insanın sığınacak bir limanı kalmaz.
Bir diğer yorgunluk sebebi ise israf edilen zamandır. İnsan, ömrünü neye verdiğini sorgulamadan yaşadıkça, aslında kendini yavaş yavaş tüketir. Boş meşguliyetler, değersiz dedikodu ve laf taşımalar, sahte gündemler ve değersiz fikri uğraşlar… Hepsi insanın ömründen çalar. Ve insan bir noktada şunu fark eder: Yorgunluğu, çok çalışmaktan değil; yanlış şeyler için çalışmaktan kaynaklanmaktadır. İşte bu fark ediş, en ağır muhasebeyi beraberinde getirir.
Dostluklar ve yol arkadaşlığı da artık birer yük haline gelmiştir, çoğu zaman. Bencil çıkarların gölgesinde kurulan ilişkiler, samimiyetin yerini menfaate bırakması… İnsan, dost sandıklarının aslında sadece kendi çıkarlarını gözettiğini anladığında derin bir yalnızlığa düşer. Bu yalnızlık kalabalıklar içinde yaşanır ve en acı olanı da budur. Çünkü insan, yanında olanlarla değil; kendini anlayanlarla var olur.
Gündelik yaşamın riyakar makyajı ise bu yorgunluğu gizleyen bir perdeden ibarettir. Herkes iyiymiş gibi yapar, herkes mutluymuş gibi görünür. Sosyal roller, yapay gülüşler, zoraki ilişkiler… Bunlar insanın içindeki çöküşü saklamaya yetmez. Aksine, bu sahte düzen içinde insan daha da yorulur. Çünkü en ağır yük, kendin olmadan yaşamaktır. İnsan kendinden uzaklaştıkça, yorgunluğu katlanarak artar.
Ve bütün bu yorgunlukların ortasında tek bir çıkış yolu kalır: Rabbine yönelmek. Çünkü insanı en iyi tanıyan, onun ruhunu yaratan kudret yalnızca O’dur. Dünya yorar, insanlar tüketir, zaman eksiltir; ama Rabbine yönelen bir kalp yeniden dirilir. Secde, ruhun nefesidir; dua, kalbin ilacıdır. İnsan ne kadar dağılmış olursa olsun, Rabbine döndüğünde yeniden toparlanır. Çünkü hakiki huzur, dünyada, insanda ve cinlerde değil, O’na yakın olmaktadır.