TAŞ DUVARLARIN SESİ: TÜRKİYE'DE “HAPİSHANE, LİDERLİK VE KADER"

Abone Ol

TAŞ DUVARLARIN SESİ: TÜRKİYE'DE “HAPİSHANE, LİDERLİK VE KADER"

Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde hapishaneler yalnızca suçun ve cezanın mekânları olmadı; kimi zaman sosyal bir laboratuvar, kimi zaman bir kürsü, kimi zaman da ateşten bir imtihan alanı olarak derin bir hafızayı simgeler. Taş duvarların ardında yankılanan sesler, çoğu kez dışarıdaki meydanların gürültüsünden daha kalıcı olabildi. Çünkü bu ülkede hapishaneye yolu düşenler ya zaten bir liderdi ya da oradan çıktığında kendi alanında bir öncüye dönüşme istidadını kuşanmıştı. Ankara’dan Diyarbakır’a, Ulucanlar’dan Mamak ve Metris'e uzanan bu harita bir kader atlasıdır: Kimi isimleri yıpratmış, kimilerini toprağa koymuş ve kimilerini ise çelikleştirerek yeniden yeşertmiştir.

Bu manada Ankara Ulucanlar Cezaevi başlı başına bir metafordur. 1960’ların ve 70’lerin siyasi fırtınası o koridorlarda dolaşırken, bir yanda Necip Fazıl Kısakürek, diğer yanda Osman Yüksel Serdengeçti, öte tarafta Deniz Gezmiş gibi birbirine zıt ideolojilerin isimleri aynı havayı soludu. Fikirler çatıştı ama kader hapishane duvarlarında ortaklaştı: Devleti kontrol eden güçle, dönemin ruhuyla ve kendi inançlarıyla sert bir yüzleşmeydi. Ulucanlar sanki Cumhuriyet’in vicdan defteri gibiydi; her sayfasında başka bir kırılma, başka bir sınanma ve türkü vardı.

Mamak Askerî Cezaevi ise 12 Eylül’ün soğuk aynasıydı. Siyasetin askıya alındığı bir dönemde fikirler koğuşlara sığmadı. Orada yatanlar yalnızca mahkûm değildi; bir dönemin düşünsel tortusunu omuzlarında taşıyan tanıklardı. Hapishane burada bir okuldu ama diploması yoktu. Mezunları ya sustu ya da daha gür konuştu. Taş duvarlar, insanın içindeki yankıyı büyütür; kiminde öfkeye, kiminde bilince, kiminde ise sarsılmaz bir kararlılığa dönüşür.

Diyarbakır Cezaevi hafızanın en ağır yüklerinden birini temsil eder. 1980’lerin başında yaşananlar yalnızca bir cezaevi pratiği değil, bir toplumsal travmaydı. Oradan geçenler liderliğin başka bir yüzünü öğrendi: Acının dili, kimliğin yarası ve siyasetin sertleşmiş tonu. Kimi için kırılma, kimi için radikalleşme, kimi içinse derin ve suskun bir öfke… Bu cezaevi, yalnız bireyleri değil, kolektif hafızayı da dönüştürdü.

Edebiyat cephesinde ise taş duvarlar kalemin mürekkebini koyulaştırdı. Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi yılları, şiirini demirleştirdi; kelimeleri daraltmadı, yoğunlaştırdı. Aynı şekilde Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevi günleri, hüznü ve direnci aynı potada eritti. “Aldırma gönül aldırma” diye bilinen şiiri ile Ahmet Kaya'nın "Geçmiyor Zaman" sözlerindeki o sarsıcı ses, bir mahkûmun iç konuşması değil, zamana meydan okuyan bir insanın sabrıdır. Taş duvarların içinden geçen bir başka büyük kalem, Kemal Tahir’dir. Uzun yıllar süren mahpusluğu, onun roman dünyasını tarih ve toplum çözümlemeleriyle derinleştirdi. Cezaevi, Kemal Tahir için yalnızca bir mahrumiyet mekânı değil; Anadolu insanını, devlet-toplum gerilimini ve modernleşme sancılarını düşünsel bir atölyeye dönüştüren sert bir okul oldu. Sabahattin Ali için hapishane, umudun inceldiği ama kopmadığı yerdir; zaman geçmez sanılır ama insanın içindeki direniş ağır ağır olgunlaşır.

Siyasetin dramatik sayfalarında ise Adnan Menderes ve arkadaşlarının Yassıada süreci, hapishane ile kader arasındaki en sert bağlardan biridir. İktidarın zirvesinden mahkûmiyetin hücresine uzanan o çizgi, Türkiye’de siyasetin ne kadar keskin dönüşlere açık olduğunu gösterdi. Hapishane burada bir diriliş alanı değil, trajik bir finalin bekleme odasıydı. Fakat o bekleyiş, yıllar sonra bile siyasal hafızada silinmeyen bir iz bıraktı.

Bir de halkın zihninde yer eden figürler vardır: Gerçek ile efsane arasında dolaşan, adaleti kendi terazisinde arayan karakterler… “Zincir bozan” diye anılan asi tipler ve özellikle Tatar Ramazan figürü… O, hukuki metinlerden çok vicdan anlatılarında yaşar. Hapishane onun için yalnızca dört duvar değil; başkaldırının sembolüdür. Toplum bazen sustuğu yerde, o karaktere konuşturur öfkesini. Böylece cezaevi, popüler kültürde bile bir direniş mekânına dönüşür.

Recep Tayyip Erdoğan’ın 1999’da Pınarhisar’da geçirdiği aylar da modern Türk siyasetinin sembolik duraklarından biri olarak hafızaya kazındı. O kapıdan giren ve haksızlığa uğrayan bir belediye başkanıydı; çıktığında ise daha geniş bir yürüyüşün eşiğindeydi. Hapishane burada bir durdurma değil, paradoksal biçimde bir hızlanma şeridi gibi çalıştı. Türkiye’de cezaevi bazen tasfiye eder, bazen de tahkim eder.

Bu ülkede taş duvarlar bir filtre gibidir: Kim dayanıklı, kim geçici; kim fikrinde samimi, kim rüzgâra göre eğilip bükülen… Hapishane insanın süsünü döker. Geriye ya çıplak bir inanç kalır ya da derin bir boşluk. O yüzden her mahkûm lider olmaz; fakat liderliğe aday olanın yolu çoğu zaman bir yerlerden geçer: Sandıktan, sürgünden ya da koğuştan…

Cumhuriyet tarihi çelişkilerle doludur. Dün “tehlikeli” bulunan fikirler bugün ders kitaplarında yer alır; dün mahkûm edilenler bugün anma törenlerinde alkışlanır. Hapishaneler sabit kalır ama duvarların anlamı değişir. Bir dönemin susturmak için kapattığı kapı, başka bir dönemin efsane kapısına dönüşür.

Sonuçta şunu söylemek mümkündür: Cumhuriyet Türkiye’sinde hapishaneye yolu düşenler, tarihin kenar notu olmadı. Kimi trajedinin, kimi direncin, kimi ise dönüşümün simgesi hâline geldi. Taş duvarlar yıkılır, demir kapılar paslanır; fakat orada sınanan irade bazen bir şiire, bazen bir siyasi harekete, bazen de bir halk efsanesine dönüşür. Ve biz hâlâ o yankıların içinde yaşamaya devam ederiz; çünkü bu ülkede hapishane yalnızca bir mekân değil, kaderle yüzleşmenin en sert aynasıdır.