SANDIK ÖNCESİ AHLÂK: MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞINDA AKLIN, VİCDANIN VE TOPLUMUN SINAVI

Abone Ol

SANDIK ÖNCESİ AHLÂK: MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞINDA AKLIN, VİCDANIN VE TOPLUMUN SINAVI

Bir ülkenin siyasal kaderi çoğu zaman sandık gününde değil, sandıktan çok önce yapılan tercihlerde belirlenir. Türkiye’nin Osmanlı'dan Cumhuriyet'e neşet eden siyasi pratiğinde milletvekili adaylığı, yalnızca partisel bir taktik ya da seçim kazanma hesabı değil; doğrudan doğruya toplumsal meşruiyet, siyasal ahlâk ve devlet aklıyla ilgili bir meseledir. Bu nedenle aday belirleme süreci, siyaset felsefesinin “erdem”, “adalet” ve “kamusal yarar” ilkeleri ışığında ele alınmalıdır. Aksi hâlde sandık, halkın iradesini yansıtan bir araç olmaktan çıkar; güç ve çıkar ağlarının meşrulaştırıldığı bir ritüele dönüşür.

Her şeyden önce ufukta bir erken veyahut vaktinde bir milletvekili genel seçimi süreci Türkiye'yi beklemektedir. İşte bu süreçte özellikle Muş ve benzeri Anadolu taşrasındaki vilayetlerde rasyonel bir aday belirleme süreci, toplumun sosyolojik dokusunu doğru okumayı gerektirmektedir. Türkiye gibi çok katmanlı, tarihsel hafızası güçlü ve yerel aidiyetleri belirgin bir ülkede, adayın yalnızca bireysel nitelikleri değil, temsil ettiği toplumsal bağlar da önemlidir. Aday; seçmeni tanıyan, onun gündelik sorunlarına yabancı olmayan, halkla arasına kibirli bir mesafe koymayan güvenilir, dürüst ve entelektüel bir şahsiyet olmalıdır. Temsil, soyut bir kavram değil; yaşayan, konuşan ve güven üreten bir ilişkidir.

Siyasal açıdan bakıldığında ise aday, parti sadakati ile eleştirel aklı birlikte taşıyabilmelidir. Kör biat, kısa vadede parti disiplini gibi görünse de uzun vadede siyasal çoraklaşmaya yol açar. Türkiye’nin tarihsel tecrübesi, fikri derinliği olmayan, sadece merkezden gelen talimatlarla hareket eden kadroların hem Meclis’i hem de siyasetin itibarını zayıflattığını açıkça göstermiştir. Milletvekili, sadece el kaldırıp indiren değil; gerektiğinde parti içinde de aklı ve vicdanı temsil eden bir politik figür olmalıdır.

Ekonomik boyut ise aday belirlemede en fazla istismar edilen alanlardan biridir. Maddi gücü, seçim kampanyasını finanse edebilme kapasitesi ya da “kendi masrafını karşılayabilme” gibi gerekçelerle öne çıkan aday profili, siyaseti doğrudan doğruya piyasalaştırır. Oysa siyaset, paranın değil, kamusal sorumluluğun alanıdır. Paranın adaylık kriteri hâline gelmesi, temsilin zenginlere, imtiyazlılara ve çıkar çevrelerine tahsis edilmesi anlamına gelir ki bu durum, demokratik eşitlik ilkesine açık bir darbedir.

Tam bu noktada rüşvet, para, nüfuz ticareti ve benzeri negatif yollarla aday olma pratiğini bu çağdaş asırda sert bir tutum ve dille mahkûm etmek gerekir. Bu tür yöntemler sadece hukuki bir suç değil; aynı zamanda derin bir ahlâki çöküşün de göstergesidir. Parayla satın alınan adaylık, halkın ve parti teşkilatlarının iradesini değil; kirli-sığ ve bilgi derinliği olmayan ilişkilerin sürekliliğini temsil eder. Böyle bir adayın Meclis’te adalet, yolsuzlukla mücadele ya da kamu yararı adına söz söylemesi, baştan itibaren büyük bir ironik çelişkidir.

Toplumsal sonuçlar açısından bakıldığında ise yanlış aday tercihleri, siyasete olan güveni hızla aşındırır. Seçmen, sandıkta oy verirken sadece bir partiye değil; bir ahlâk anlayışına da destek verdiğini düşünür. Aday ile seçmen arasındaki güven bağı koptuğunda, ortaya çıkan şey siyasal apati, umutsuzluk ve “nasıl olsa değişmez” duygusudur. Bu ruh hâli, demokrasinin sessiz ama en tehlikeli düşmanıdır.

Siyaset felsefesi açısından milletvekili adaylığı, Aristoteles’in “iyi yaşam” anlayışıyla, Farabi’nin “erdemli şehir” tasavvuruyla ve modern demokrasinin hesap verebilirlik ilkesiyle doğrudan ilişkilidir. Erdemli siyaset, ehliyeti liyakatle; gücü sorumlulukla; yetkiyi ahlâkla dengeleyen bir anlayışı zorunlu kılar. Bu denge bozulduğunda siyaset, kamusal bir hizmet olmaktan çıkar, kişisel kazanç alanına dönüşür.

Bu nedenle partiler, aday belirlerken kısa vadeli seçim hesaplarından çok, uzun vadeli siyasal ve toplumsal maliyetleri ulusal menfaat bağlamında hesaba katmalıdırlar. Bugün kazanılan bir seçim, yarın kaybedilen bir ahlâkın bedelini telafi edemez. Adayın kişiliği, geçmişi, toplumsal itibarı ve ahlâki duruşu; anket sonuçlarından, bağış miktarlarından ya da kulis gücünden daha belirleyici olmalıdır.

Sonuç olarak Türkiye’de milletvekili adaylığı, bir ayrıcalık değil; ağır bir emanettir. Bu emanetin parayla, rüşvetle ya da kirli nüfuz ilişkileriyle zedelenmesi, sadece bir partiyi değil; bütün bir siyasal sistemi yaralar. Gerçek başarı, sandıktan çıkan sayısal sonuçlarda değil; halkın vicdanında kazanılan güven ve saygıda saklıdır. Siyasetin asıl sınavı da tam burada başlar: Gücü ele geçirmek mi, yoksa onu ahlâkla taşımak mı?